Prof. Dr. Levent SEÇER’den bir Öykü ; İki Damla Gözyaşı

İki Damla Gözyaşı – Öykü

Prof. Dr. Levent SEÇER

Bir gün kar yağmış saçlarına bakıp aynada, gözünün altındaki halkaları sayarken beni anarsan eğer, güneşe bak.

Alev alev yanan, kor gibi tutuşan beni görürsün.

Ve sensiz bir savaş gecesinde patlayıp, özgürce boşlukta süzülen şarapnel parçası görürsen eğer, kaçırma bakışlarını, ışığına bak, döne döne giden, rüzgâra sataşan beni görürsün.

Kendi kuşağının kavruk çocuklarıydık biz.

Zaman döngüsünün bilinmeyen bir döneminde, hem de hiç tanımadığımız, hem de izini, yolunu bile bilmediğimiz bir diyara gönderilen, tecrübesiz ve masum birer melektik bir zamanlar.

Takvimler kaçı gösteriyorsa ve hangi sözde değerler dayatıldıysa bir önceki kuşaktan, uyulması gereken kurallar silsilesine boyun eğdik çarersizce, yenik düştük. İşte bak; Çıplak heykeller gibi durmuyor mu karşımızda zaman?

Asil, onurlu ve durağan…

Orta Asya’dan göç edip Anadolu’ya yerleşen kavim onurları yüklenmiştik sırtımıza ama, kalabalıklar arasında yalnızlığımıza ağlamıyor muyduk?

Zaman, yeni bir imparatorluk kurmak, som altından saraylar yapmak zamanıydı. İçinde sadece senin, benim ve adını koymadığımız yürek çırpıntılarının yaşadığı…

Alevin kızılına, karın beyazına, suyun akışına aldanmadık mı?

Işık yanılsaması değil miydi gördüklerimiz?

Yoksa senaryosunu başkalarının yazdığı basit vodvillerde oynayıp, Oscar ödülleri mi bekledik boş yere?

Ağacı kâğıt, demiri bıçak yapan anlaşılmaz kudret, bizi hangi şekle soktu, farkında değil misin?

Mum alevinin muhteşem yakıcılığını kıskanıp ortaya çıkan elektriğin çarpıcı gücüne mi kandık?

Mumları dolapları yalnızlığına terk etmedik mi?

“Acaba” sorusu değil miydi dünyadaki hayatın devamını sağlayan ve boş yere yanıtını aradığımız?

Çözülmüş bulmacalar peşinde koşmadık mı, henüz çözülmemiş sırlar varken hayatta?

Gönül bahçemizdeki gülleri soldurmalarına izin verip, kahpe gözlerin riyakâr sözlerine aldanmadık mı?

Gökdelen tepelerini seyre koyulmuşken, gecekonduların bahçe taşlarına takılıp sendelemedik mi?

Gerçekleri o zaman fark etmedik mi birlikte?

Boynumuz tutulmuşken göğü seyretme uğruna, çakıl döşeli kaldırıma sevdalanmadık mı apansız?

Başkalarının bizi yargılamasına izin verip, kızılcık sopalarıyla dövmelerine sessiz kalmadık mı?

Hayat boyu hiçbir oyunda rol almadıkları halde, bizim amatör ısrarımızı eleştirenlere gülmedik mi katıla katıla?

Birlikte savaşmadık mı, gerçekliğin ayırtına varamayan, sahte sevgi satıcılarıyla?

Beraber kalkan olmadık mı, gözünü hırs bürümüş kalpazan sevdalara?

Hatırlıyor musun, bir gün gözlerine bakıp, “Boğuluyorum” demiştim?

Ve sen, söylediğimin anlamını kavrayamamış en saf halinle yüzüme bakıp, “Pencereyi açmamı ister misin? Havalansın oda” deyip kahkahalara boğmuştun beni.

Hani bir de sana yazdığım şiirleri dolap köşelerine sürgüne yollayıp, teknolojik cihazlara yolladığım basit sözlerle avunmuştun.

Zaman artık eskisi gibi değil…

Zaman; ortak olup acılara, göğüs gerip yalancı masallara, dikenli yollarda yalın ayak dolaşma zamanıdır artık, koca adamların gururlarına ortak olup Edebali gibi, Yunus gibi…

“Küçüğüm” sözüne bir ömür adamak zamanıdır şimdi.

Ayaklarını kanatsa da dikenler, göğüs kafesini parçalasa da gerçekler, her gece yüksek bir dağın zirvesine çıkıp zirvesine çıkıp uzak ufukları seyretme vaktidir bizi bekleyen…

Dipsiz okyanuslara dalıp tek başına, batık gemi aramak boşuna küçücük ama sapasağlam tekneler varken.

Hatırlıyor musun bir gün sensiz geçen anlarımda ne yaptığımı sormuştun bana?

Ben de ufuk çizgilerine çaresizliğimi ekleyip, okyanus diplerinde seni aradığımı, kalbimi tuzlu suyla ıslatıp yaralarımı ancak böyle iyileştirdiğimi söylemiştim…

Kaf Dağı’nın ardındaki aşk ağacını gözyaşlarımla sulayıp, Kerem gibi, Mecnun gibi kanımla her yere isminin baş harfini yazdığımı söylemiştim…

Yanıma bir harita bile almadan, sadece aptallara özgü bir cesaretle, ismini bile bilmediğim şehirlere gidip, toprağı bereketli köyleri tek tek dolaşıp tek başıma, seni sordum herkese demiştim.

“Buralardan geçti mi?”diye sorup eşgalini verdim ama hiç kimse tanımadı seni demiştim.

“Anlattığın kadar güzelse!” diye başlayan uzun cümleler kurup, seni daha yakından tanımak istediler demiştim.

Ve bir gün senin gerçek olmadığını, Mecnun gibi ilahî aşkı aradığımı söyleyip benimle nasıl alay ettiklerini anlatmıştım.

Gösterdiğim fotoğraflarda yüzün yoktu çünkü.

İsmin ise kulaklarda çınlayan tatlı bir sesti sadece…

Sonra bir gün, kentin tüm fotoğrafçılarını tek tek dolaşıp, vitrinlerdeki makyajlı, rimelli suratlar arasında senin yüzünü aramaya karar verdim.

Seni aradığımı öğrenen fotoğrafçılara, “Bugün de gelmedi değil mi?” diye sorarak umutlarımı bir sonraki aya, belki de sonraki aya, sonraki yıla ertelemiştim.

Elimde senden kalan tek parçan da çürüdü.

Dudağının kenarına kondurduğun tebessümle bana, gözlerimin içine bakan resmin eskidi artık.

Eşyanın, yerçekimi ve zamanla olan mücadelesinde yenik düşüşüne ilk kez kahrettim.

Şimdi ne zaman aklıma gelsen, kaybolmuş suretinin olduğu soluk kâğıt parçasına bakıyorum.

Hatırlıyor musun, bir gün hiç ummadığım bir anda, “Denizler neden uzaktan bakınca mavi, yanına gittiğinde renksiz ve şaffaf oluyor?” diye sorduğunu?

“Gökkuşağı gerçekten var mı? Yoksa o Tanrı’nın insanlara yağmurlu bir günde güneş ışınlarıyla gönderdiği küçük bir hediye mi?” diyerek nasıl da güldürmüştün beni…

Ve ben bunlara yanıt verebilmek için saatlerce açıklama yapmak zorunda kalmıştım sana.

Bugün anlıyorum ki haklıydın o gün.

Hayatın küçük sırları doğada saklı aslında.

Tıpkı, dipsiz okyanuslar gibi sana da uzaktan bakınca masmavisin.

Yanına gelince şeffaf oluyorsun, rengini bile göremiyorum.

Tıpkı bir gökkuşağı gibi sana da uzaktan bakınca rengârenksin.

Yanına gelince kayboluyorsun, elimle bile tutamıyorum.

Aşk da böyle bir şey mi yoksa?

Uzaktan bakınca göz kamaştıran bir beyazlık, yakınına gelince zifiri bir karanlık mı?

Binlerce yıllık geçmişe sahip bir gerçeği inkâr etmek boşuna.

Bence aşk, sadece uzaktan bakınca görkemli ve sadece uzaktan sesi duyulunca heybetli

Kavuşamayanların türkülerini notalara döken eşsiz bir beste belki de.

Bize düşen bu yüzyılda, bu hengâmenin tam orta yerinde, bir önceki kuşağın dayattığı sözde gerçeklere aldırmadan, Kaf Dağı’nın ardındaki Aşk Ağacı’na selam çakıp şöyle en afilisinden, kendi sevgi fidanlarımızı sulamak belki de, hem de iki damla gözyaşımızla…

*****

Read Previous

Türk Tangosunun Kurucusu Necip Celal Andel

Read Next

İyilik İçin Sanat Derneği Sanat Elçileri Arıyor

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: