Bülbülün Sonu – Öykü

Bülbülün Sonu – Öykü

M. Demirel Babacanoğlu Yazdı

Köyümüzün, Mavışlı Deresi, çanak vadi içinde oluşmuş, ağaçlar, çalılar, otlar, kuşlar , böceklerle bir bütündü. Vadinin ortasında şırıl şırıl sular akardı. Derenin iki yakasında, zümrütün bütün tonlarını taşıyan yeşillikler yer alırdı.

Kuşlar, kendi dillerinde cıvıl cıvıl öterlerdi. Kelebekler uçuşur; arılar çiçekten çiçeğe konardı; bal yapardı insanlar için! Karıncalar yiyecek taşımaya uğraşırdı yuvalarına. Tosbağalar bağdan bağa geçerlerdi. Böcekler ışıl ışıl kanatlarıyla yaşamın tadını çıkarırdı. Keklikler, karşıdan karşıya “gak gubarak, gak gubarak” diye öterlerdi.

Karpuzlar, kavunlar, dutlar, üzümler, incirler, şeftaliler, bademler… yetişirdi. Kurt kuş, her bir canlı buradan doyardı. Burada yaşar, burada yuva yapar, burada ürerdi.

Kuşlar, dallardan dallara konarak, uçarak öterlerdi. Biri durur diğeri başlardı ötmeye. Kimse kimsenin ötüşünü kesmezdi. Birbirlerine öyle bağlıydılar ki, sanki birileri yönetiyordu onları. Bir müzik orkestrasını, bir müzik korosunu dinliyor gibi olurdunuz. Dinlenir, zindeleşirdiniz…

Burada en çok sesiyle dikkat çeken kuşlardan biri de arapbülbülleriydi. Tatlı gri, siyaha çalan rengiyle hemen gözünüze çarpardı. Ötüşüyle dinleyenlere, yaşamın bütün sıkıntılarını unuttururdu. Kimi kez de, onun sıkıntılarını, sevinçlerini anlardınız bu ötüşlerden.

Bu güzel sesli kuşlar, daldan dala uçar, daha da çok meyve ağaçlarına konardı. Dut yemeyi çok severlerdi. Ardından sevda ötüşlerine başlarlardı. Yuvalarını birlikte yaparlardı. Yumurtanın üstüne nöbetleşe otururlardı. Yavruları çıkınca da onlara gagalarıyla getirdikleri yiyecekleri sunarlardı.

Muammer’le heveslenerek, bir arapbülbülü yavrusu yakalayıp, besleyip, büyütmeye karar verdik.

Bülbüller, yavrularını çıkarmış. Büyütmüş, kanatlandırmış, onlara uçuş eğitimi veriyordu.

Zavallı yavruların kimi uçamıyor, kimi yerlerde çırpınıyordu. Kimi de daldan dala uçabiliyor, en yüksek tepeye konabiliyordu. Annesine, babasına bakıp sevinç çığlıkları atıyordu. Uçamayanlarsa, sıkıntılı bir şekilde yardım bekliyorlardı.

İkindi üstüydü, hava biraz serinlemişti.

Arapbülbüllerinin tam da bu vakitlerde, gezintiye çıkma, uçma, ötme, yemlenme zamanıydı. Meyveli ağaçlara konmuşlar, hem ötüyorlar, hem de karınlarını doyuruyorlardı. Yavrularsa engin dallarda oynaşıyorlardı. Onlardan bir kaçını gözümüze kestirdik. En küçük bir fısıltı, çıtırdı çıkarmadan saklana saklana yaklaştık, ama fark ettiler bizi kaçtılar, tutamadık.

Muammer’e:

-Hiç merak etme, mutlaka birini tutacağız dedim.

Evet ağabey tutacağız dedi. Biraz daha sabırlı olmalıyız. Bu kez daha ustalıkla yaklaşmalıyız…

-Onların tam daldığı sırada, üzerlerine atılıp tutalım. O zaman kıpırdayamazlar, tutuveririz.

Bu konuşmalardan sonra üç beş deneme daha yaptık. Birer yavru bülbül yakalamayı başardık. Birbirimizi kutladık. Başarımıza sevindik. Birer bülbülümüz olmuştu. Onu büyütecektik, her sabah, her ikindi üstü ötüşlerini dinleyecektik.

Bülbül yavruları elimizde sinirli sinirli ötüyorlardı. Annelerinin, babalarının çığlıkları geliyordu. Çırpınıyorlardı. Ağlar gibi sesler çıkarıyorlardı. Yavrularına belki de kaçın kurtulun, bir yolunu bulun diyorlardı… Onlar da kaçabilmenin çırpınışları içindeydi.

-Haydi Muammer, dut ağacına gidelim, dut toplayıp, yavrulara verelim…

-Peki ağabey, hemen gidelim!

Dut ağacının koyu gölgesine vardık. Sıcaktan bunalmıştık. Biraz oturup serinledik. Kuşlara, dut toplayıp verdik. Önce istemediler, kabul etmediler. Sonra acıktılar, yemeye başladılar.

Biraz da çekirge tutmayı düşündük.

Muammer eline bir değnek aldı. Otların arasında uçuşan çekirgeleri avlamaya başladı. Yerde bulunan kimi çekirgeleri nişanlayıp, değneği belinin ortasına pat diye vuruyor, çekirge oracıkta eziliveriyordu. Böyle böyle epeyce çekirge tutmuştu. Getirdi dutun altına. Ayaklarını, kanatlarını kopardık. Lokmalar haline getirdik. Arapbülbülleri yavrularının gagalarını açıp yedirdik. Vitamin bakımından zengin ve besleyici olan, belki de kuşların baş yiyeceği olan çekirgeler hoşlarına gitti. Biraz sonra gagalarını kendiliğinden açtılar, yiyecek istediler. Elde kalan diğer çekirgeleri de yedirdik.

Yavruları eve getirdik. Anam kızıştı.

-Yazık değil mi o kuşlara? dedi. Tutup getirmişsiniz? Yavru onlar yavru, nasıl besleyeceksiniz? Götürün gerisin geri, nereden tuttuysanız oraya bırakın!

Biz aldırmadık. Onları tutmak için çok emek harcamıştık. Koşmuş, koşturmuş, terlemiştik. Düşmüş, dizlerimiz soyulmuştu. Kollarımız, ellerimiz sıyrılmıştı. Biraz zaman geçince, bu sıyrıkların acısını daha çok algılıyorduk.

-Besleriz ana, sen hiç tasalanma.

-Oğlum besleyemezsiniz. Siz hiç kuş beslediniz mi? Nasıl beslenir, biliyor musunuz?

-Bilmiyoruz ama öğreniriz. Herkesin kuşu var. Onlar nasıl besliyorsa, gider öğreniriz.

-İyi iyi dedi, ne haliniz varsa görün!

Ona, evde bulunan eski sepetlerden birinin kulpunu keserek, bir kafes yaptık. İçine yerleştirdik. Saat başı bakıyoruz. Kuşlar halinden memnun. Dut getirip, dut yediriyoruz. Neşeleri yerinde. Kanatlarını çırpıp ötme eğitimi yapıyorlar.

Aradan bir hafta on gün kadar geçti. Kuşlar biraz büyüdüler. Kanatlarını düzmeye başladılar. Artık her sabah, soylarına benzer ötüşlerini yapıyorlardı. İkindi üstü olduğu zaman da şakıyorlardı. Bu ötüşler, bize mutluluk, büyük zevk veriyordu. Kuşumuzu seviyorduk.

Evimizin kaba inşaatı bitmişti. Babam, Şaban adında bir marangoz getirdi eve. Bu adam karanlık yüzlü biriydi. Kuşlara karşı bir ilgisi yoktu. Onların ötüşlerini de pek sevmiyordu. Az konuşuyor, gülmüyordu. Karanlık bir adama benziyordu.

Getirilen ağaçları, tahtaları yontuyor, rendeliyor, kesiyor, evin kapılarını, pencerelerini yapıyordu. Döşemelerini döşüyordu.

Yemek vakti geldi mi, yemeğini yer, yine ardından işe koyulurdu. Bir sıkıntısı vardı ama ne? Kimse sormadı ona!

Babam:

-Kendi halinde bir adam, aldırmayın, işi yapıyor ya siz ona bakın diyordu.

Biz de pek yaklaşmıyor, gerekmedikçe konuşmuyorduk.

Kuşlar, anaları, babaları gibi ötmeye başlamışlardı. Komşular bile bu ötüşlerden mutluydular.

-Nereden tuttunuz bu kuşları, bakımı zor mu, kolay mı diye bize soruyorlardı.

Biz de anlatıyorduk. Onlar da hevesleniyorlardı, birer kuşumuz olsun diye.

Bülbül sesi dinlendiriyor, cümle tasalardan uzaklaştırıyordu insanı.

Yalnızca bir adam vardı bülbül sesinden hoşlanmayan, o da Şaban ustaydı. Kuşu yalnız bırakmıyor, ondan uzak tutuyorduk. Öğle vaktiydi biz de hep birlikte sofraya oturmuştuk. Bülbül sesini dinliyorduk. Az sonra tahtalar büyük bir gürültüyle yere düştü. Koşup yukarı baktık Şaban ustanın eli titriyordu. Şaşkındı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Elinde keser vardı. Kuşları yatırmış bir kalasın üstüne; boyunlarından tutup bir keser darbesi ile kesmişti. Kuşların boyunları bir yana, gövdeleri bir yana düşmüştü. Anam:

-Oldu mu, Şaban usta büyük bir günah işledin dedi.

Biz hiç sesimizi çıkaramadık. İçimizden ağlıyorduk. Şaban usta ise sürgit, o donuk duruşuyla duruyordu karşımızda. Sanki bir cinayet işlemiş de, bir teslimiyet duruşu vardı yüzünde. Ona bu acı, bu titreşim yetiyordu.

Bir daha kuş tutmayı, kuş beslemeyi yasakladık kendimize. Her canlı kendi ortamında olmalıydı. Orada yaşamalıydı. Onu ortamından almak iyi sonuçlar vermiyordu.

Bundan sonraki amacımız, bülbül sesini eve getirmek değildi. Onu kendi ortamındaki sesiyle görmek, dinlemekti.

Bağışlanmaz bir iş yapmıştık ama, kötü bir deneyle öğrendik bunu.

Ne yazık, o iki arapbülbülü yoktu evimizde.

*****

Read Previous

Adalı Ressamlar Sergisinin 2.Bölümü de Açıldı

Read Next

1 Eylül 2020 Salı Günün Sergileri

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: