Babacanoğlu’ndan Bir Öykü Küçük Oyunlar

Babacanoğlu’ndan Bir Öykü

Küçük Oyunlar

M. Demirel Babacanoğlu Yazdı

BİR 

Hava günlük güneşlikti. Bahar gelmişti yeryüzüne. Kuşlar ötüşte, zevkindeydi. Dallara konup kalkıyorlardı. Dut yiyorlar, şarkı söylüyorlardı. Evlerinden dışarı fırlamış çocuklar, koşup oynuyorlardı. Kimi bir kuşun, kimi bir kelebeğin ardından koşuyordu. Bal arılarıysa çiçekten çiçeğe konuyordu.

Dut ağaçları meyveye durmuştu. Dallarındaki yüklü meyveler dokunsan yerlere düşecekti. Parmak gibi beyaz, bal gibi tatlı meyveler, kalın enli yaprakları arasında görünüyordu.

Bu mevsimde herkes, istediği dut ağacına çıkar, dut toplayabilirdi. Kimse, kimseden kıskanmazdı. Bazen uç dallardaki dutu almak için, evlerden savan getirilir, altına gerilir. Duta çıkılır, meyveli dallar çırpılır, dutlar savanın üstüne dökülür, kaplara konur kapışa kapışa yenir. İşimiz gücümüz dut yemek olurdu!

Dut ağacına çıkardık. Şakalaşırdık birbirimizle. Samber diye bir arkadaşımız vardı. Çok takılgan, şakacı biriydi. Dutun başına çıkmış, iki çatal bir dalın ortasına çömelmiş, çişini yapıyordu. Aşağıda bulunan arkadaşlardan Necat onu haylayıp duruyordu. O aldırmıyordu, Necat tam altında duruyordu.

-Aynaya bak aynaya! Kara ayna, beyaz aynaya diyordu. Az sonra başına ne geleceğini hesap edemiyordu.

Samber içten içe olacakları bildiği için, kıs kıs gülüyordu. Az sonra dışkı Necat’ın tam göz çukurunun üstüne şap diye düştü. Necat neye uğradığını bilemedi. Şaşkınlıktan gülsün mü, ağlasın mı? Ellerini gözlerinin üzerine kapadı. Dışkı eline sıvanmıştı. Yakınlarda su da yoktu ki, yıkayıp temizlesindi. İyice canı sıkılmıştı. Fena şeyler söyleyerek eve koştu…

İKİ

Hava sıcak ve boğucuydu. Bir akarsu bulabilseydi serinleyecekti çocuklar. Samber’gilin evlerine yüz iki yüz metre kadar uzaklıkta, derin olmayan, serin sulara sahip, kırık dökük bir kuyu vardı. Eh idare ederdi. Samber, Ben, Mert… daha başka arkadaşlar da vardı kuyunun başında. Kuyuya girmeye karar verdik. Soyunduk, girdik kuyuya. Ne serin sulardı. Serinliğin tadını çıkarmaya çalışıyorduk. Her şey güzeldi. Dalıp dalıp çıkıyorduk suya… Az sonra arkadaşlardan biri kuyunun üstüne çıktı.

-Giyinekler yok! diye bağırdı.

-İyi bak oğlum, giyinekler orada olacaktı, dedik.

O:

-Vallahi de yok billahi de yok. Giyinekler yok oğlum, alıp gitmişler…

Birer ikişer, ivedi ivedi kuyudan çıktık. Gerçekten de giyinekler yoktu. çırılçıplak kuyunun başında gezinip duruyorduk. Samber’in annesi, karşıdaki evlerinden göründü.

-Giyinekleri ben aldım diye bağırdı. Vermeyeceğim size. Evlerinize çıplak çıplak gidin. Bu ders olsun size, bir daha kuyuya girmeyin…

Samber evleri yakın olduğu için koşarak gitti. Giyineklerini giydi. Annesinden bizim giyinekleri istedi. Ama o vermedi. Azarladı Samber’i…

Evimiz tepedeydi. Samberlerin evini ve kuyuyu görüyordu. Anam kuyuda olduğumuzu fark etmiş. Bizi kuyunun başında çıplak gezinir görünce, Samber’in annesi bunların giyineklerini almıştır diye düşünmüş, hemen gelmiş Samber’gile. Giyineklerimizi almış geliyordu. Anamı görünce çok sevindik. Bize giyineklerimizi verdi. Giyindik. Çıplaklıktan kurtulduk. Diğer çocukların annelerine de haber verdi anam. Onların anneleri de geldi, çocuklarının giyineklerini alıp giydirdiler…

ÜÇ

Beş altı arkadaş saklambaç oynuyorduk. Samber, Veli Hikmet’in evine saklanmıştı. Onu bulamıyorduk. Her defasında böyle oluyordu. Sonra saklandığı yeri bize söyledi.

-Haydi sizi içeri götüreyim, dedi. Kabak leblebi, incir, üzüm, şekerleme, lokum dolu…

Yiyecekler ağzımızı sulandırmıştı. Karşı koymak hiç aklımıza gelmedi.

-Nasıl gireceğiz lan! dedi birimiz.

-Ben size yolu gösteririm.

Samber önde, biz arkada, Samber’in gösterdiği yoldan içeri girdik. Zaten kapı kilitli değildi. Dokununca açılıveriyordu. Kimsenin kapı kilitlemek gibi bir huyu yoktu bizim oralarda.

Leblebi, şeker, lokum, şundan bundan atıştırdık. Ceplerimize doldurduk, dışarıda da gülüşe oynaya yedik… Olay duyulmuştu. Çok kötü bir şey yapmıştık! Babam bağışlamazdı, döverdi vallahi. Korkudan ödüm patlıyordu. Babama görünmemeye çalışıyordum. Evin başka odalarında duruyor, sanki önemli bir işim varmış gibi görüntü veriyordum.

O akşam, Veli Hikmet’ in oğlu Duran göründü. Doğru bizim eve geliyordu. İçimden “yandık” diyordum. Kurtuluş yok, fena halde sopa yiyeceğim! Babam, bu gibi konuları hiç bağışlamazdı. Çok kötü ceza verirdi.

Duran babamla konuştu. Babam:

-Vay keratalar, vay namussuzlar, demek öyle yapmışlar, ben onlara cezalarını veririm. Tabi tabi, ne kadar tutuyor?

Babam cebinden biraz para çıkarıp verdi Duran’ a.

Duran:

-Yeter bu kadar, sağol, çocukları da fazla hırpalama, bir çocukluk etmişler…dedi.

O geceyi korkuyla geçirdim. Ha dövecek, ha dövmeyecek diye, hiç uyku girmedi gözüme… O gün ilk kez bizi dövmedi babam. Herhalde anam engelledi.

Anamın sesi geliyordu:

-Çocuklar yeterince korktu. Bu korku onlara yeter. Ben tembih ederim bir daha yapmazlar… diyordu.

Sıkı mı bir daha böyle bir işlere girişmek?

*****

Read Previous

Bosphorus Trio’dan “Turkish Piano Trios”

Read Next

Kekova & Üç Ağızlar

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: