KURGU MU, UYARI MI?

KURGU MU, UYARI MI?

Anibal GÜLEROĞLU Yazdı

Felaketler… Kötü sonuçlar doğuran, zarar veren korkunç durumlar. Dünyanın ve insanlığın geçmişi sayısız felaketle dolu. Günümüzde pek çok can alan virüs salgını da bunlardan biri malumunuz. Öte yandan felaketlerin ansızın ortaya çıkıp sürpriz biçimde yıkıma-zarara sebep olmadığı da bir gerçek. Zira ister insan eliyle geliştirilsin, isterse doğadan gelsin yaşanan her felaketin öncesi var. Nitekim ünlü yazar Honore de Balzac da ‘Felaket gelip çatmadan önce, açık veya kapalı bir şekilde geleceğini mutlaka haber verir’ sözüyle saptamış bu hakikati.

Anlayacağınız felaketler bir şekilde geliyorum diyor ama duyarsız insanlar ya bunu görmezden geliyor ya da cehalet nedeniyle anlamakta zorlanıyor. Dolayısıyla ‘Dünyanın ve tabi insanların yaşayacağı daha çok felaket var’ desek yeridir. Bu meyanda felaketlerden beslenenleri de unutmamak lazım. Kimileri felaketlerle dibe vururken kimileri de bu olumsuzluğu çıkar kapısına çevirme hüneri sergilemekte.

Nasıl ki kurgu dünyası da felaketleri evire çevire değerlendirenlerden. Hâlihazırda en revaçta olanıysa, geleceğe yönelik felaket senaryoları üretmek! İşin ilginç yanı, bunları komplo teorisi olmanın ötesine taşıyan, içeriklerde sunulanların gerçekleşme ihtimalinin yüksekliği.

Birkaçını kısaca değerlendirecek olursak…

GELECEĞİN FELAKET SENARYOLARI

Geleceğin felaket senaryoları dediğimizde akla ilk gelen içerikler virüslere dair oluyor. Bu yeni bir tercih de değil üstelik. Yıllar öncesine dayanan bir mazisi var, virüslerle salgın yaratıp dünyaya felaketi yaşatma teorilerinin. Ancak geçmişte bunlar daha çok beyazperde filmi olarak boy gösterirken şimdilerde, dijital platformların yaygınlaşmasıyla birlikte, bu tür senaryolara dayanan dizilerin sayısı da geçmişe kıyasla daha artırmış durumda. Hem de ‘Kurgu mu, uyarı mı’ sorusunu akıllara düşüren gerçekliklerle!

Bu noktada Netflix dizileri arasında mesajcılığıyla dikkat çeken ilk yapım ‘La Valla/Bariyer’ oluyor. Neden derseniz… Üçüncü Dünya Savaşı’nın ardından oluşacak yeni düzeni ve tabloyu, ölümcül virüs olayıyla bağdaştırıp sunan bir yapım konumunda.

Şöyle ki; 2040’lı yıların İspanya’sında geçen hikâye, kıtlık ve ölümcül virüs yetmezmiş gibi bir de baskı ve kısıtlama altında yaşamak durumunda kalan insanları uyarı mahiyetindeki dünyasına sokuyor bizi. Her türlü sanatsal faaliyetin ve eğlencenin unutulduğu, sokağa çıkma yasağının uygulandığı, insanların rahatlıkla ortadan kaybolduğu, muhbirlik etmenin yaygınlaştığı sefil bir atmosfer görüyoruz. Dev ekranlardan sürekli geleceğe dair büyük sözler edilirken yaşam ortamı gerçeklerle çelişiyor. Çünkü normal vatandaşlar baskı ve yoksullukla sürünürken elit kesimin bolluk içinde keyif sürdürüyor. Anlayacağınız birbirine zıt standartlarla, ikiye bölünmüş bir Madrid tablosu mevcut bu dünyada.

Üstelik bu kurgusal dünya o denli olabilirlik taşıyor ki, gerçek hayattaki küresel salgından önce projelendirilen dizideki salgın bahanesiyle geliştirilen ve dronlarla-robot gibi giyinmiş özel güçlerle korunan otoriter rejimin hâkimiyetindeki İspanya tablosu kurgu olmaktan çıkıyor adeta.

Sıradan vatandaşların yokluk içindeki yaşam alanlarını, zenginlerden ve yöneticilerin bölgesinden tel örgülerle-bariyerlerle ayıran baskıcı düzenin yarattığı sıkıntıların ötesinde

senaryonun asıl işaret ettiği felaket detayına gelince… Savaş ve öldürücü virüsle bahanesiyle demokrasiyi ortadan kaldıran yönetimlerdeki boşluklardan faydalanan bilim insanlarının virüse karşı antikor geliştirmek için çocuklar üstünde yürüttükleri gizli deneyler! Hayatlarını kaybeden, ilaçlarla zarar gören bu küçük deneklerin Madrid’in yoksul vatandaş kesiminden kaçırıldığını-zorla alındığını bilmem söylemeye gerek var mı?

Netflix’in Alman yapımı dizilerinden olan ‘Biohackers’ da gerçeklik ihtimali yüksek kurgulara dair bir başka örnek. Tıp öğrencisi Mia’nın geçmişte yaşadığı aile trajedisinin altında yatan sırları açığa çıkartma çabasını, Almanya’nın en prestijli üniversitesindeki genetik profesörüyle ilişkilendirip yol alan dizi, biyolojik saldırı teknolojisi ve virüslerle geliştirilecek salgınlar üstüne saptamalar yapan bir içeriğe sahip. Yani insan eliyle yaratılan virüslerin terör amaçlı kullanımına dikkat çekme özelliğinde!

Legal bilim insanı kimliklerinin kamuflajında yasal olmayan biçimde bilimsel faaliyetler yürütenlerin dünyasına dalan senaryo, laboratuvarda biyolojik değişime uğratılan sivrisineklere öldürücü virüs yükleyerek kitlelere zara verecek (Ki bu konu ‘Hakan: Muhafız’da da işlendi) olası araştırmaları sergilemekte kısaca.

ABD’de zika, dang humması gibi hastalıkların önüne geçmek için genetiği değiştirilmiş sivrisinekleri doğaya salma projesine onay verildiğini düşünürsek, ‘Biohackers’ dizisinin içeriği de daha anlamlı hale geliyor diyebiliriz sonuçta.

Öte yandan olayın sadece virüsle gelişebilecek felaket senaryolarıyla kısıtlı olmadığı da muhakkak. Yana Vagner’in aynı adlı romanından uyarlanan Rus yapımı bir felaket senaryosu olup ne olduğu bilinmeyen bir virüsün yarattığı salgın üstünden ilerleyerek giriş-çıkışın yasaklandığı Moskova’nın yaşanacak bir şehir olmaktan çıkışını ve uygarlığın çöküşünü resmeden… Salgın sonrası insanların bu olumsuz ortamda hayatta kalma mücadelesine odaklanan ‘To The Lake’ dizisiyle ve farklı örneklerle virüs salgınlarının sebep olduğu yıkıma dair uyarıcı kurguları izleyicisine bolca sunan Netflix’te her türden örnek mevcut. İnsan eliyle yaratılan küresel iklim değişiminin dünyayı buzul çağına sokmasına veya atmosferin solunamaz hale gelmesine yönelik senaryolar dolu… Ki, ikinci sezonunu sürdüren ve her hafta yeni bir bölümü yayınlanan ‘Snowpiercer/Kar küreyici’ bunlar arasında popüler olanı.

‘Le Transperceneige’ isimli Fransız çizgi romandan uyarlanarak 2013 yılında beyazperdede yerini alan ve 2014 yılında 79 ülke tarafından ortak kararla küresel ısınmaya karşı başlatılan kimyasal savaşın ne denli olumsuz sonuçlar doğuracağını gösteren ‘Snowpiercer’, insanların planının ters tepişi üstüne kurulu bir mesaj niteliğinde. Zira küresel ısınmayı durdurmak için atmosfere saçılan maddelerin, dünyayı soğutma planında amacı aşarak buz çağını başlatma ve dünyadaki yaşamı tehlikeye sokma olasılığını hatırlatmakta.

İkinci sezonuyla daha ilgi çekici hale gelen ‘Snowpiercer’ dışında hâlihazırda dikkat çeken bir başka felaket senaryosu, ‘Avrupa Kabileleri/Tribes of Europa’… O da olası siber felaketlere dair uyarıcı özellik taşımakta. 2029 yılının 31 Aralık tarihinde bir anda gerçekleşen kaynağı belirsiz teknolojik-siber felaket sonrası Avrupa’nın karanlığa gömülmesini ve devletlerin-medeniyetlerin çökerek yerlerini kabilelere bırakışını anlatan dizi, yeniden yapılanan Avrupa kıtasının geleceğini, Doğu’dan gelen yeni karanlıkla

mücadele edecek gizemli ve ileri teknolojili bir kabileye havale edip içeriğini geliştirmekte… Ki, farklı açıdan kurgusal uyarıda bulunan yapımı bir başka yazımda derinlemesine ele almıştım zaten.

SONUÇTA; Virüsten, iklim değişimine… Devlet ve yönetim yapılanmalarının çöküşüyle oluşan toplumsal felaketlerden, teknolojik çöküşü doğuran siber yıkımlara… Geleceğin felaket senaryolarıyla bol çeşni sunulmakta ve bir bakıma geleceğin yıkımlarını kendi elleriyle hazırladıklarını umursamadan yaşayan insanlık uyarılmakta. Yani kurgularla uyarılar iç içe!

Hal böyleyken diplomat-yazar Abdülhak Hamit Tarhan’ın ‘Felaket gibi hoca az bulunur’ sözünü hatırlatıp… Kurgularla önümüze getirilen geleceğin felaket senaryolarının uyarı olarak değerlendirilmesi ve bunlardan pay çıkartılması gerektiği vurgusuyla koyalım noktamızı.

guleranibal@yahoo.com

www.twitter.com/guleranibal

*****

Read Previous

24 Temmuz 2021 Cumartesi Günün Sergileri

Read Next

24 Temmuz Lozan Barışının İmzalandığı Gün

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: