Yusuf Darıyerli’nin Yeni Albümü “Şölen” Çıktı

Yusuf Darıyerli’nin

Yeni Albümü “Şölen” Çıktı

Eyüp Büyükbostancı Yazdı

Değerli Fotoğaf Sanatçısı Yusuf Darıyerli‘nin yeni fotoğraf albümü “Şölen The Wedding Feast” çıktı.

2008’de “Panayır“, 2017’de “Yular” albümleri yayımlanan Sanatçı, fotoğraf belleğine katkı sunmaya devam ediyor.

Bu albümdeki fotoğraflar 2003 – 2024 tarihleri arasında Türkiye‘de Marmaris – Bozburun Yarımadası‘nda çekilmiştir.

    • Şölen The Wedding Feast
    • Fotoğraflar ve Metinler: Yusuf Darıyerli
    • Kapak ve Albüm Tasarımı: Martin Hinze
    • Çeviri: Roger Deal & Hale Yılmaz
    • Birinci Baskı İstanbul 2024 – 184 sayfa

Kitap e-ticaret satış ile shopier.com adresinden temin edilebilir.

Kitabın Önsözü:

Yusuf Darıyerli, Kitabın Önsözü’nde “Şölen The Wedding Feast”ı;

Oraya ilk kez denizyoluyla gitmiştim.

O gün parıltılı sularda yol alırken, teknemizin yanı başından fırlayan, ilk defa gördüğüm bir uçan balık, sanki biraz sonra kıyıda karşılaşacaklarımın müjdesini verir gibi, rotamız yönünde yüz metre kadar uçmuştu. Doğanın kendisini bütün güzellikleriyle cömertçe sunduğu sakin bir koya varmıştık.

Liman kahvehanesinde, yüzlerinde gülümsemeleri eksik olmayan, yanık tenli ve ağırkanlı insanlar birbirleriyle yüksek perdeden şakalaşıyorlardı. Kıyıda birkaç pansiyon, sonraki yaz tatilimin bir parçası olmaya hazırmışçasına sessizce bekliyordu. Bozburun’a yaptığım sayısız seyahatlerimin ilkiydi bu…

Karadan ya da denizden, girintili çıkıntılı kıyılar boyunca Bozburun’a doğru uzayan yollar insanı zamanın öncesine davet eder. Yarımada, bir zamanların gizemli kadim Karya ülkesi sınırları içinde yer alır. Ulaşımın güçlükle sağlandığı yüzyıllar boyunca yöre halkı, kendine yetecek kadar tarımla, yakındaki Yunan adalarıyla sürdürdüğü kısıtlı deniz ticaretiyle ve süngercilikle uğraşmış; bu kapalı dönem, ahşap tekne yapımcılığı ile turizm hareketinin başladığı yakın zamana kadar sürmüştür.

Karanın değişken havasından, denizin hırçın dalgalarından uzak bu kıyı şeridi, sınırlı topraklarıyla genişlemeye imkân vermez. Kıyılarında martılar barınmaz, insanın gözünü kamaştıran Akdeniz güneşiyle yıkanmış gökyüzünde bazen aylarca bulut görülmez… Burada, yaz sona ererken, adına sonbahar diyemeyeceğimiz, yazla kış arasında birkaç hafta süren düğün mevsimi yaşanır. Bu ilan edilmemiş coşkulu mevsim başlarken yorgun ahşap guletler kış boyunca sürecek bakımları için karaya çekilir, kaptanlar ve çobanlar eve döner, turistik mekânlar kapanır, tersanelerdeki çekiç sesleri susar, zeytin toplayanlar sırıklarını duvara yaslar ve işe ara verirler…
Bozburun’da bir köy evinin verandasında, çürüm

ye terk edilmiş yüz yıllık bir çeyiz sandığı ile karşılaşıyorum. Ön yüzündeki naif resim, yüzleri birbirine dönük iki figürü ve aralarına yerleştirilmiş kocaman bir kalbi betimliyor. Dişi ya da erkek olarak nitelendirmekte zorlandığım bu iki figür, Platonik tasvirde sözü edilen, mitolojik bir varlık olan androjen insanı çağrıştırıyor. Önceleri iki başlı, dört kollu ve dört bacaklı iken, tanrıların öfkesini çektiği için ikiye bölünen androjen insan, o andan itibaren diğer yarısını aramaya koyulmuştur.

“Sevdiğine kavuşmak, onda erimek, iki ayrı varlıkken bir tek olmak. Bu neden böyledir? Dediğimiz gibi, biz aslında bir bütündük de ondan. Sevgi dediğimiz şey yaradılışımızdaki bütünlüğü arzulamak, aramaktır” der Platon. İnsanın öbür yarısını aramak yazgısı, mitolojik motifte sözü edildiği gibi hep sürüyor. İki insanın birleşmesi ta o zamanlardan başlayarak onaylanmayı, kutsanmayı, günümüzdeki biçimiyle düğünle taçlandırılmayı bekliyor.

Hakiki anlamıyla aynı güneşin altında yaşayan, aynı mekânları ve aynı denizi paylaşan, birbiriyle akraba, hısım ve komşu olan Bozburunlular için düğün, merasimlerin en anlamlısıdır.

Bayramlardan ve şenliklerden daha coşkulu olarak yaşanır, hazırlıkları haftalar öncesinden başlayan düğünler bir şölene dönüşür. Konuklara ikram edileceklerin başında içinde keçi eti bulunan yemek yer aldığından her düğünde birkaç düzine keçi kurban edilir. Çoban Salih, bu kez kendi kızının düğünü için kolları sıvamıştır. Sabah erkenden bir düzine arkadaşıyla birlikte, Koca Ada’ya doğru denize açılmıştır. Çünkü adaya salınmış ve yabanileşmiş keçileri yakalamak gerekmektedir.

Bu ölçekte bir adada, en az bir düzine adamla birlikte üstesinden gelinebilecek bu zor göreve, avlanmak demek daha doğru sayılır… Hava kararmadan önce köye dönülmüş, keçiler kesilmiş, derileri yüzülmüş ve etleri daha sonra doğranmak üzere dinlenmeye alınmıştır.

Düğün günü geldiğinde, inanılmaz bir imecenin sonucu olarak hazırlanmış türlü yiyecekler ve bolca rakı sunulur gelen misafirlere. “Yörük düğününe benzer bizim buranın düğünleri ama sahilden de etkilenmiştir. Eskiden düğünlerimiz üç gün sürerdi, şimdi iki güne indi…

İçkiyi adalardan getirirlerdi, çok yaygın değildi. Şimdi bugün içkisiz düğün olmuyor” diye anlatıyor, beldenin eski belediye başkanı Kerim Uysal.

Bir dönem kahvecilik yapan Klarnetçi Ömer, köyün kasabı ve aynı zamanda davulcusu olan Ciğerci Mehmet’le birlikte düğün evinin yolunu tutuyorlar. İki-üç gün sürecek şölen boyunca diğer müzisyenlerle birlikte, yöre insanının dinlemekten büyük zevk aldığı zeybek ve çeşitli oyun havaları çalacaklar.

Bazen büyükçe bir bahçe, bazen eski ilkokulun önü ya da genişçe bir açıklık düğün mekânıdır. Yeter ki ayaklar toprağa değsin, başlar üzerinde gündüz güneş, geceleyin yıldızlar eksik olmasın. Düğünden haberdar olmayan hiçbir varlık kalmasın; sarp kayalıklar ve üzerlerine tırmanmış meraklı keçiler, badem ağaçları, sakin deniz, adalar ve bütün bir tabiat bu şölene kulak kabartıp tanıklık etsin…

Tüm bu unsurları bir araya getiren en temel güç olan sevgiyle ve imeceyle bir dünya kurulmaktadır burada. Antikçağ şenliklerinde insana neşe veren, erguvan renkli içecek, yerini rakıya bırakmıştır bu coşkulu düğünlerde. Vahşi coşkunluk ve şarap tanrısı Dionysos bir yerlerden keyifle izlemektedir. Sanki bir Bruegel resminin içindeyizdir.

Ortada zeybek oynayan adam dizini yere vururken masadaki genç denizciler, atmosferin ve müziğin büyüsüne kapılmış bir halde kadehlerini bir kez daha büyük bir şiddetle tokuşturuyorlar; bardaklardan taşan rakı, kâğıt masa örtüsü üzerinde usulca büyüyen bir leke oluyor. Az sonra oynama sırasının kendilerinde olduğunu anons ediyor düğünü yöneten adam ve masadakiler hep birlikte ağır adımlarla zeybek oynamaya kalkıyorlar.

Müziğin sesi açık havada kilometrelerce uzağa yayılıyor. Oynama sırası kadınlara geldiğinde müzisyenler “kızlar zeybeği” havası çalıyor. Şık kıyafetleriyle kadınlar, ağır tempolu hareketlerle halka şeklinde dönüyorlar. Sivri topuklu ayakkabıları toprakta küçük oyuklar bırakıyor…

“Benim düğünüm böyle olmamıştı” diye fısıldanıyorum kendi kendime. İnsanların tutkuyla katıldıkları bu şölenin içindeki saf cevherin “coşku” olduğunu hissediyorum. Güçlü ama bir o kadar da uçucu olan bu hissi yaşatmak umuduyla fotoğraf çekmeye koyuluyorum.” şeklinde anlatıyor.

Yusuf Darıyerli

Yusuf Darıyerli Hakkında;

1958 Düzce doğumlu.

Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı bölümü, Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi açık öğretim Felsefe lisans bölümü mezunu.

Çeşitli kuruluşlarda Bilgisayar Programcısı ve Sistem Analisti olarak çalıştı. 1990’larda amatör olarak fotoğrafla ilgilenmeye başladı ve 2000 yılında tüm zamanını fotoğrafa ayırmaya karar verdi.

Yurt içinde ve Paris, Londra, Selanik, Nizhny Novgorod, İsveç’te sergilerde yer aldı. “İstanbul-İstanbul”, “Koyu Siyah”, “Panayır”, “Az Kısalt-İstasyon Berberi Cavit”, “Taşra Fısıltıları” başlıklı kişisel sergiler gerçekleştirdi ve pek çok karma sergide yer aldı.

2008’de PANAYIR adlı ilk kitabını yayınladı. “YULAR” başlıklı fotoğraf kitabı 2017’de, son kitabı ŞÖLEN ise 2024’te yayınlandı.

Yusuf Darıyerli serbest fotoğrafçı olarak çalışmakta, belgesel nitelikli fotoğraf projeleri yürütmeye devam etmektedir.

****

Read Previous

Cahit Seyhanlı Unutulmadı

Read Next

18 Ağustos 2025 Pazartesi Günün Sergisi

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Most Popular