MUSTAFA ONAR’LA BİR SÖYLEŞİ

MUSTAFA ONAR’LA BİR SÖYLEŞİ

M. Demirel Babacanoğlu Yazdı

Yaşam bu, varlıklar gelip gidiyorlar. Düziçi Köy Enstitüsü mezunu eğitimci, bilge yazar Mustafa Onar öğretmenimiz de 16 Aralık 2019 günü dünyamızdan ayrıldı. Bir yaprak daha düştü köy enstitülerinden, sarsıldı yeryüzü. 2003 yılında onunla yapmış olduğum söyleşiyi yaşamın yüce anısına sunuyorum. Ailesine, yakınlarına, sevenlerine baş sağlığı diliyorum.

  • Mustafa Bey Özgeçmişinizi öğrenebilir miyiz?

1931 yılında Adana- Tufanbeyli ilçesine bağlı Doğanbeyli Köyü’nde doğmuşum. Çoğu köylü çocukları gibi doğduğum yıl değil bir yıl sonra (1932 yılında) nüfusa yazılmışım. Çocukluğum, ilköğrenimim süresi köyümde geçti. Geleneksel köy işleriyle uğraşıyor, kimilerini yapıyor, kimilerini de yapmak için öğrenmeye çalışıyordum. Bu sırada bir şans doğdu, beklenmedik bir anda üst öğrenim görme olanağım oldu. Öğretmenlik mesleği edindim. 27 yıla yakın ilkokul öğretmenliği yaparak emekli oldum. 25 yıldır da emekli olarak çalışıyorum. Ne var ki emekli olarak kendimi bir köşeye atmış değilim. Öğretmenliğimden beri yapmakta olduğum araştırmalarımı çok sıkı olmasa da sürdürmekteyim. Önceliği de çocukluk çevreme veriyorum. O çabayla Kurutuluş Savaşı’nda “Hacın Gavuru; Hacın Dosyası” adlarıyla yayınladığım kitaplarım, daha çok belgeli olarak “Kurtuluşundan Kurtuluşuna Bağlantıları ile Saimbeyli” adlı kitapta topladım. Şimdilerde bu kitabın ikinci baskısı yapılıyor.. “Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları” kitabımın da ikinci baskısı yapıldı.

  • Düziçi Köy Enstitüsü yıllarınızı özetle anlatır mısınız?

O yıllar yaşamöykümün en önemli kesitidir. İlkokulu dört kişi bitirdik. Hiçbirimizin üst öğrenim görme düşüncesi yoktu! Umudumuz da yoktu. Yukarıda belirttiğim gibi köyün geleneksel işleriyle ilgileniyorduk. Beş yıllık öğrenimimizin 1., 2., 5. yılları vekil; 3., 4. Yılları asil öğretmende okumakla geçti. Ama vekil öğretmenin verdiği diploma da işe yaradı. Tarlaya gitme hazırlığındayken köyün bekçisi; “Bir yere gitmeyeceksiniz, müfettiş geliyor, sizlerle görüşecek” dedi; gidemedik. Oysa müfettiş yıl içinde teftişe gelmemişti. Okul kapandıktan sonra gelip, işimizden alıkoymasına üzüldük. Gelince üzüle, büzüle yanın varıp karşısına durduğumuzda; “Sizi, Haruniye Köy Enstitüsü’ne göndereceğim; orada gördüğünüz eğitimle hem öğretmen, hem de iyi bir çiftçi olacaksınız; gelip babanızı da iyi çiftçi edeceksiniz” dedi.1944 yılı eylülünün ilk günü olduğunu sanıyorum; Düziçi Köy Enstitüsü öğrenciliğimiz başladı.Öğrenciliğe başlayınca öğrendik ki, biçimsel sınava bile gerek yokmuş. Köy çocuğu olmak, köy okulunu bitirmek yeterliymiş. Bu niteliktekiler yılın hangi ayında gelirse gelsin, öğrenci olabiliyordu; kimse geri çevrilmiyordu, kimseye “Bugün git yarın gel” denilmiyordu. Eğitmenli okullardan üç sınıfı bitirmiş olarak gelenler de oluyordu. Onlar da geri çevrilmiyordu, enstitünün ilkokulu vardı, oranın öğrencisi oluyordu. Öğrenimimiz üç yıl Alman Binası denilen yukarı okulda sürdü. Şimdi aşağıda bulunan okul konutları yapılmaktaydı. Üst sınıflar demircilik, doğramacılık, yapıcılık gibi ustalığı öğrenmişler; alt sınıf olan bizler onlara yardımcılık ediyordu. Haftalık 44 saatlik öğrenimimizin 22 saati genel kültür, 11 saati tarım, 11 saati de teknik öğrenimde geçiyordu.

Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’le İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç Evliya Çelebi gibiydiler. Öğrenciliğe başladığımızda 20 köy enstitüsü vardı. Hepsine yılda bir kez uğrarlardı. Tonguç’un ikinci kez uğradığı da olurdu. Yapılanları görür, yapılacakları öğrenirlerdi. 1945, 17 nisanını birlikte geçirdik. Boş zamanımız yoktu. Sabahleyin kalkınca müzik, beden eğitimi, halk oyunları etkinlikleri yapar arkasından bir saat mütalaaya girerdik. Sonra da yemek yer, derslere başlardık. İkinci sınıfta da sanat kollarına ayrılırdık. Ben marangozluğa ayrılmıştım. Bir yıl (1945-46) el alıştırmaları yaptık. Keser, çekiç, testere, rende kullanmasını öğrendik. 1946 seçimleri ardından Hasan Âli Yücel MEB’dan, İsmail Hakkı Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğünden** alındı. O yıl Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. Son sınıflara dokunulmadı. Diğer sınıflar değişik okullara dağıtıldı. Bu köklü değişikliği yapan da, Yücel’in yerine bakan olan Reşat Şemsettin Sirer oldu. Yücel’in ne güçlüklerle çıkardığı 3803, 4274 sayılı yasaları değiştirdi, yerine 5129 sayılı yasa çıkarıldı..

Yücel yasası uyarınca köy enstitülü öğretmenler, köy okullarının yasal başöğretmeniydi. Reşat Şemsettin Sirer, değiştirdiği yasa uyarınca valiliklere genelge göndererek başöğretmenliğin köy enstitülülerden alınarak, köy enstitülü olmayan öğretmenlere verilmesini istedi. Köy enstitüleri kurucuları, öğrencileriyle birlikte itilip kakılmaya başlandı. Bizim öğrenciliğimiz de bu karmaşık dönemde sürdü.

-Niçin köy enstitüleri, başka bir çıkış noktası yok muydu? Köylülük kültürüne bir seçenek olarak mı doğdu enstitüler? Özel bir amacı, ilkesi var mıydı? Düziçi Köy Enstitüsü’nde bayrak olayı yaşanmış, nasıl oldu, sonuçları ne oldu? Köy enstitüleri niçin kapatıldı?

-Birlikte öğrenci olduğumuz üç kişinin köy enstitüleri dışında hiçbir seçeneği yoktu. Üst öğrenimin orta okullarla, sanat okullarının orta bölümlerinde yapıldığını duyuyorduk. Sanat okulları illerde, orta okullar il, ilçelerdeydi. Bize en yakını Kozan ile Kayseri’nin Develi ilçesindeydi. İkisi de 100 km. dolayındaydı. Orada yanında kalabileceğimiz tanıdık bir aile yoktu. Ayrıca okulun istekleri de vardı; onu karşılamak bizim için oldukça zordu! Adını sonradan öğrendiğim, intihar ettiğini duyunca da üzüldüğüm Müfettiş Lami Türker; “Sizi köy enstitüsüne göndereceğim, okul yedirecek, içirecek, giydirecek, defterinizi, kaleminizi verecek, babanızın hiçbir masrafı olmayacak, hepsini devlet karşılayacak” demese hiç birimizi biçimsel sınava bile almazlardı.

“Köycülük kültürüne seçenek olarak mı doğdu?” sorunuzdaki seçeneği, birinin yerine karşıtını koymak olarak algılamak değildi. 30803 ve 4274 sayılı yasa incelendiğinde, hep köye yöneliği, köyle bağlantılılığı görülür. Köy folkloru olanca canlılığı ile köy enstitülerinde yaşatılmaktaydı. Am seçenek, bir yol, bir yönelim olarak algılanırsa yanıtı verilmiş oluyor. Yinelemeye gerek yok. Bir ekleme yapmak gerekirse, köylüyü durağanlıktan devingenliğe geçirmekti. Güncel deyişle kalkındırmaktı. Onu gerçekleştirmek için köyün okulları bile değişik biçemde yapılıyordu. Dersliğin yanında işliği, biraz ötesinde çiftlik denebilecek tarım toprağı oluyordu. Öğretmen derslikte çocuklara, tarlada babalarına öğreticilik yapıyordu. Ayrıca babalarıyla anneleri için kurslar da açıyordu. Ne var ki, Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç’la 1940’da başlayan köylüye yönelik bu dizgenin düzeltilmesi gerekirken, daha kuruluş dönemi sayılan 1946’da yıkma yoluna gidildi. Yüzde yirmilerin üstünde okuma/yazma yoksunları ile 21. Yüzyıla girildi. Oysa çağdaş ülkelerde bu oran sıfırlardadır.

Düziçi’ndeki bayrak olayını da soruyorsunuz. Köy enstitülerinin aşağılandığı, horlandığı bir ortamda bayrak olayı da olur, başka olaylar da olur. Oldu da. Olay oldukça profesyonel bir olaydır. O günden bugüne açığa çıkarılamayışının nedeni de profesyonelce oluşundandır. 1946’da tüneyen oportünist, demagog politikacıların oluşturduğu ortamda köy enstitülerine yapılan açık bir komplodur.

2 Şubat 1942 cumartesi günü törenle gönderine çekilen bayrak, 3 Şubata bağlanan gece gönderinden indiriliyor, parçalanıyor, her bir parçası görülebilecek yerlere atılıyor. Bu olayı yapan okulun dışından olamaz, içinden olur. Ama derse, yemeğe, yatmaya, tuvalete sırayla gönderilen, sırasız adım attırılamayan öğrenciler yapamazlar. Saldırılar öyle artmıştı ki, Yücel-Öner*** davasında da köy enstitüleri suçlanıyordu. 1947 sonlarında Ankara’daki MEB’nın yanışından, ya da yıkılışından da köy enstitülerini suçlayıcı yayınlar yapıldı. İsparta-Gönen Köy Enstitüsü’nün bir öğretmeni sorumlu tutuldu. “İlahlar kurban arıyordu”, onu buldular. Ama olanlarla yetinmiyorlar, dahasını üretiyorlardı. Yücel, Tonguç döneminin öğretmenleri ile yöneticileri büyük ölçüde değiştirildi. Islahatçı(!) öğretmenler kütüphanedeki kitaplardan bile kuşku duyuyorlardı. Varlık dergisini bile yırttıranlar oldu. Şu oluşturdu, bu oluşturdu diye kesin bir kanım yok ama, bayrak olayı böyle bir ortamda oluştu.

  • Bugün köy enstitüleri yok, onun yerine hangi nitelikte bir okul önermek istersiniz?

Köy enstitüleri altmış yıl öncesinin kurumlarıydı. O günün köylüsünün üretim aracı öküz, kağnı, kara sabandı. Köy enstitüleri öküzü ata, kara sabanı pulluğa, kağnıyı atlı arabaya dönüştürmek istiyordu. 1944’ten 1952’ye dek dokuz dönemde yaklaşık 17.000 mezun verdi. Köy enstitüleri planlandığı gibi uygulansa, bu sayı katlanacaktı. O günler geçti artık. Bugünün köyünde öküz de at da kalmadı. Traktör var. Kentler köyleşmiş durumdadır. Bu nedenle köy/kent ayrımı yapmak gereksiz. Bir yandan okuma yazma yoksunluğunu giderici, çağı ile bağdaşık, devingenliğe dönüştürücü eğitim kurumları kurulması gerekiyor. Ad önemli değil, işlevi önemli. (Ocak 2003, Adana)

*****

About M.Demirel Babacanoglu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.