KARACAOĞLAN
M. Demirel Babacanoğlu Yazdı

Bizim oralarda Karacaoğlan türküsü söylemeyen yoktur. Sanki herkes Karacaoğlan… Bir zamanlar hastaların üstüne Karacaoğlan okunurmuş. Karacaoğlan türküsü bilmeyene kız vermezlermiş.
Bir gün bir oğlana kız istemeye gitmişler. Oğlanı övüyorlarmış dünürcüler. İçki içmez, kumar oynamaz, türkü söylemez, kavgacı değil, herkesle iyi geçinir, vur elinden ekmeğini al demişler…
Kızın annesi, desene bizim damat olacak oğlan adam değil. El içine çıkmayan, içki içmeyen, halay çekmeyen, Karacaoğlan türküsü söylemeyen oğlana ben kız vermem demiş. Dünürcüler süklüm büklüm dönmüşler…
Aradan biraz zaman geçmiş, aynı dünürcüler aynı oğlan için aynı kıza dünür gitmişler. Hoşbeşten sonra.
“Gelene niye geldin demezler. Lafın azı, uzu söyleyelim sözü, Allahın emri peygamberin kavliyle kızınızı, oğlumuza istemeye geldik…”
“İyi hoş geldiniz, sefalar getirdiniz, nasıl bir şey oğlan” diye sormuşlar… Dünürcüler;
“Tam senin istediğin gibi bir oğlan. Kavgacı, içkici, kumarcı, şarkıcı, türkücü, nere gitse girişken, kırk yıllık ahbap gibi konuşur… Karacaoğlan’dan türküler söyler, yakımlar yakar…”
“Ooooo demiş kaynana hah işte böyle olacak benim damat; oğlanı bir görek… hele.”
“Görmeye gerek yok aynı mitli senin oğlana benzer bir delikanlı.”
“Eh, öyleyse verdim gitti kızı.”

O yüzden mi, ne yüzden bilmem Karacaoğlan’ı çok severler. Düğünlerde, bayramlarda, şölenlerde Karacaoğlan türküsü söylerler. Ondan türkü söylemeyen yoktur…
Herkes kendi sesiyle, kendi makamıyla söyler türküyü. Atalım atarlar, he hey diye bağırırlar… Sevdalıysa oğlan “Öpmüş öpmüş” derler, “neresinden” diye sorarlar, “o bilirrrr” derler…
Öyle ki “Karacaoğlan okuyan, Karacaoğlan söyleyen dellenir (deli olur) derler…”
Kızlar bu türküleri söyleyenleri, kapıdan pencereden başını uzatarak dinlerler, dokunaklı söyleyenlere bayılırlar… Kızlar da söylerler böylesi türküleri içeride, kapıların ardında. Leğençe (bakır leğen) çalarlar, türkü söyleler, oynarlar. Yahut olmazsa davulcuyu getirtirler, kapının ağzında çaldırırlar, içeride iyi bir oynarlar… Sevda türküleri, Karacaoğlan türküleri söylerler…
Karacaoğlan elinde sazı, dilinde türkü gezmediği, görmediği yer yok. Ovalar, dağlar aşmış. Çadırlarda, otağlarda çalıp söylemiş. Aşık olmadığı gelin kız yok…
İşte bu gezginliği sırasında bizim köyden de geçmiş. Yaramış Çeşmesine uğramış, su içecek… bakmış bir kocakarı at suluyor… Beklemiş, kocakarı, atıyla çekilsin de su içeyim demiş… At kana kana suyu içmiş, çekilirken bir göleğe basmış, gölekteki çamuru suyu sıçratmış karının üstüne. Karının üstü başı berbat olmuş. Karı çıkışmış ata,
“Yaha gözün kör ola Karacaoğlan” demiş.
Karacaoğlan ne yapsın, ne desin? Bir şey demese de olmaz.
“Nene, Karacaoğlan ne kötülük yaptı sana da öyle diyorsun?” demiş.
Karı, “Ne bileyim oğul, herkes öyle der de ben de öyle dedim” der…
Bizim köye, çerçiler gelirdi. İncik, boncuk, oya, kanaviçe, mil, tığ, iğne iplik, yumak, mintanlık, şalvarlık, içlik, belen (Antep) pekmezi, köfter, bastık, pestil, kuru üzüm, kuru incir, Karacoğlan, Sürmeli Bey, Aşık Garip, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Hazreti Ali Cenkleri, Mevlit kitapları satarlardı. Hemen herkesin evinde, her gencin elinde bu kitaplardan bulunurdu… Ben de bir Karacaoğlan almıştım çerçilerden. Dellenecek miyim diye!
Kendi kendime Karacaoğlan türküleri söylüyordum. Sesim güzel olsun diye her sabah bir yumurta içiyordum… Düğünlerde halaylara katılıyordum. Türküler söylüyordum…
Karacaoğlan okuya okuya neredeyse bütün şiirlerini ezberlemiştim…
Ben de onun gibi şiir yazayım diye özeniyor, onu taklit ediyordum…
Gençlik basamaklarına gelmiştim. Duruyordum önünde. İlk basamağa bastığım sıralarda kızlara bakmaktan hoşlanıyordum… Çocukken, kızlarla oynarken; bu basamağa gelince kızlar bizimle oynamaz oldular… Uzaklaştılar… Birden bire olduğunu düşündüğüm bu uzaklaşma, yahut ayrılma beni çok etkiledi… Kızların bizden önce gençlik basamaklarına girmiş olduklarının ayrımına vardım. Haaa demek böyle oluyor ayrışma…dedim.
Köyümüzden bir kıza yelmiştim. Onu görmezsem duramıyordum…

Bir gün evin damına toprak çekiyorduk. Babam var, anam var… Bir falcı geldi. “Falınıza bakayım ağacuğum” diyordu. Ben fala inanmıyordum… Kadının yalvarışına dayanamadım, “Haydi bak bakalım” dedim. Avucumun içine kurumuş bir bitki tomurcuğu koydu; “kapat” elini dedi, kapattım…
Durmadan konuşuyordu. “Aç” dedi açtım, tomurcuk elimin terinden açılmıştı. “Yaaa bak işte şansın iyi olacak… at bakayım şuraya 25 kuruş…” dedi. Attım. “Falın fal olsun, kızlar arkanda gelsin, işin olacak, işin olacak; heç meraklanma… bir 25 kuruş daha at bakayım ağacuğum, gerisini söyleyim…” Bir 25 kuruş daha attım. “Kızın sende gönlü var, yanıp tutuşuyor senin için… bir 25 daha at bak neler söyleyeceğim sana…”
“Yooo olmaz bende nerde para?”
“Atmazsan fal fal olmaz. Falın fal olsun, at bir 25 daha…”
“Haydi atıyorum, bundan sonra beş kuruş yok.”
“Bak ağacuğum, sen bu tomurcuğu al, kızın evinin kapısı önüne at. Gelip geçerken üstüne basar Senin işin sade yağdan kıl çeker gibi olur…” dedi…
Ben fala inanmam derken, inandırmıştı beni! Elime aldım tomurcuğu, bir punduna getirdim, kızın eve gireceği kapının önüne attım… bir gün bekledim, iki gün bekledim, beş gün on gün… bekledim.. Ne bizim iş oluyor, ne bişe? Bir kıpırtı yok! Kız bakmıyor bile benden yana…
Öleceğim aşkından! Nasıl etsem, kıza aşkımı bildirsem? Köylük yerde öyle zor ki aşk bildirmek!
Ama ben yine de kızı izliyordum. Suya giderse ben de gidiyordum… Dama çıkarsa ben de çıkıyordum. Onu görmek için büyük çabalara girmiştim. Ama benim bu aşkımdan kızın haberi var mıydı yok muydu bilmiyorum? Hani derler ya? Oğlanın biri ana demiş bir kız seviyorum… Anası iyi oğlum, kimi seviyorsun? Filanı. Filan da seni seviyor mu? Seviyor ana. Nerden anladın oğlum? İnekleri bana bakı bakıveriyor … demiş. Benimki de ona benziyor… Ama inekleri bakmıyor ki bana… Kendi kendime kuruntu ediyorum. İnekleri bir baksa sevecek kız beni!
Kızın babasının atı var, daha doğrusu beygir. Kır bir beygir, gölük diyorlar…
Kız atı ile gidiyor suya. Benim de eşeğim var… Ben de arkasından gidiyorum… At hızlı gidiyor, eşek yavaş… kızın yakınına bile varamıyorum… Öyle kızıyorum ki babama, bir at alsa ya bana… O zaman bak nasıl yaklaşırım kıza, söyleyeceğimi söylerim… Ama yok ne yapayım?… Uzaktan da olsa böyle gidecek benim aşkım…

Şu Karacaoğlan ne şanslı.
“Sabahtan uğradım ben bir güzele, Hoş geldin sevdiğim, in dedi bana, tomurcuk memesin verdi ağzıma, yorgunsun sevdiğim em dedi bana…”
Benim de atım olsa, ben de böyle uğrasam kıza… o da öyle yapar! dünyalar benim olur. Ama olmuyor!
“Mendilim yudum arıttım, gülün dalında kuruttum, adın ne idi unuttum, çağırmayı çağırmayı…”
Demek ki kızın adı hep çağırılacak ki unutulmayacak… Biz de unutmadık, unutmuyoruz. Aşk bu! İnekleri bile daha bakmamış bana, aşk diyorum!
“Karşıdan karşı buğa karısın, kasvet gönlüm gamım alırsın, nerde güzel görsen orda kalırsın, ben senin kahrını çekemem gönül…”
Gönül o kadar çok şey istiyor ki, hangisine yetişeyim!?
“Hadini de Karac’oğlan hadini, aramazlar gurbet ele gideni, ak göğsün üstünde, çıkır dikeni, bitmeyince gönül yârdan ayrılmaz”
İşte böyle böyle, Karacaoğlan’ı okuya okuya çıldırıyorum… deli oluyorum… dağda, belde, evde, nerde aklıma gelirse türkü söylüyorum.
Varsa yoksa Karacaoğlan… Ona özenen şiirler yazıyorum, defterler dolduruyorum…
Anam, “giderek cıvıtacak bu oğlan diyor” babama…
“Yok yok bir şey olmaz” diyor babam…
“Böyle giderse…”
“Gençlik hevesi, zamanla geçer.”
“Öyle deme, ona bir kız arayalım.”
“Yahu daha el kadar oğlan, kızı mızı ne yapacak? Eşten meşten ne anlar?”
“Su yürüdü beline, bundan sonra azar gider. Önünü almazsak iş kötüye varır.”
“Yok canım sabret biraz. Baktık olmadı. Bir kız buluruz ona.”
“Kimin kızı olabilir?”
“Düşünelim…”
“…………………”

Böyle konuşuyorlardı, anamla babam. Benim evlenmek gibi niyetim yoktu. Ben okumak istiyordum. Beni okula göndersinler diyordum. Benden küçük kardeşimi göndermişlerdi. Adana’da Sanat Okulu’nda okuyordu. Kendi gibi birkaç arkadaşıyla bir konduda kalıyorlardı. Başarılı olamadılar… Okulu terk ettiler. Daha sonra kendilerine uygun bir işe girdiler. Kardeşim de Sümerbank’ta iş buldu. Okulda edindiği bilgilerle, el yatkınlığı ile dokuma tezgahları ustası oldu…
Ben okumak istediğimi yansıtmıştım anama babama. Bir gün karşı karşıya gelmiştik babamla.
“Beni okut, beni okula gönder” dedim.
“Sen okuyamazsın…”
“Neden?”
“Sen kızların ardına düşersin…”
Bana güveni yoktu!
“Gitmem, düşmem” dediysem de babamı ikna edemedim. Hani şu kıratlı kızın ardına düşmüştüm ya, ondan diyor bana!
Ama okumaktan umudu kesmemiştim. Durmadan ders çalışıyordum. Onlar da bana kız arıyorlardı. Kendi kendilerine gelin güvey oluyorlardı.
Emmisinin kızı Dudugelin, kardeşinin kızını bulmuş bana. Konuşmuş kardeşiyle, “neden olmasın” demiş kardeşi! Fabrikatör, zengin. Babamla emmi çocuğu oluyorlar. Adana-Tepebağ’da oturuyorlar. O yıllarda, Adana’nın zenginleri, ağaları bu mahallede otururlardı. Hatta “Tepebağ’da evin olsun” derlerdi.
Bir gün babamın emmi kızı Dudugelin, babamı ikna etmiş. Tepebağ’a kızı görmeye gittik. Kızlar bizi görmüşler herhalde evde annelerinden başka kimse yoktu. Oturduk biraz, ordan burdan konuştular… Kız lafı edilmedi. Ama niçin geldiğimizi biliyorlardı… Çay kahve ikram ettiler… İzin isteyip kalktık. Kız isteme suya düşmüştü. Babamın canı sıkıldı. Bir daha onların adını bile anmadı.
Ama emmisinin kızı durdurmuyor. “Verecekler vallahi emmioğlu” diyordu. Ama babam itibar etmiyordu bu sözlere… Bir daha da gitmedik.
Anamda bir telaş bir telaş…
“Canım onlarda zaten iş yoktu! Kız verecek olsalar öyle mi davranırlardı? Kızlarına güvenleri yok! Babası, anası verse bile, kızlar fodol, almak istemez… Üzülmeye gerek yok. Benim oğluma kız mı yok? Kardaşımın kızları var, dayımın torunları var… Var oğlu var. Elini sallasan ellisi…”
“Heee” diyor babam, ne acelesi var. Daha oğlan ergenlik çağına yeni giriyor… Bekleriz, zaar bir kız bulunur. Geçenlerde asker arkadaşım gelmişti tıraş olmaya, kızını bizim oğlana verimkar oldu. Daha başkaları da var.”
“Tabi tabi… Hem oğlan okuyacağım deyip duruyor. Okuma aşkına eski sevdalardan uzak duruyor… Durmadan kitap okuyor… ders çalışıyor..”
“Bekleyelim bakalım, ne demişler, çala çala bir havaya döner…”
İstasyon’da berberlik yapıyorum babamı yanında. Birçok insan geliyor tıraş olmaya. Gençler bana gelip tıraş oluyor. Ara tatillerde, yaz tatillerinde öğretmenler, Adana, Tarsus’ta, Düziçi’nde okuyan arkadaşlar geliyorlar… Onlara soruyorum matematikten bilemediklerimi… Bayağı kesirleri iyi öğrenememişim okulda. Üç, dört bayağı kesir yan yana yazılınca paydalarını eşitlemeyi soruyorum onlara. Onlar ortaokulda öğrendikleri gibi öğretiyorlar bana. En küçük ortak bölenini bulup, öyle eşitliyorlar paydalarını…
Türkçem iyi. Hayat dergisi, Akbaba dergisi, gazete, roman, öykü kitapları okuyorum… Bizim köyde Kara Memet derler bir ağanın tutması vardı, roman okuyordu. Okuduğu romanlardan istedim verdi. Ben de okumaya başladım… Sonra “Son Gece” adlı bir roman aldım. Birinci Dünya Savaşında, Romanya’yı Almanlarla birlikte işgal etmişiz. Başında Yüzbaşı Faruk Bey var. Mariye adında bir kıza aşık oluyor. Hazin bitiyor sonu…
Yine de beni evlendirme lafları bitmiyor…
Bu arada, anam dayısının bir torunu olduğunu söylüyor. “Kılıcami Köyü’ne gidip görelim” diyorlar. “Kızın annesi dayısının kızı oluyor…” Babasını tanıyorum, İstasyon’a geliyor, bize tıraş oluyor…
“Ne acelesi var” diyor babam.
“Yok yok, gider bir gün ziyaret ederiz. Hem çoktandır görmüyoruz. Hal hatır sorarız. Biraz rahatsız mış kızın annesi…”
Babam fazla direnemiyor.
“Gidelim, acele etme. Bir dinleyelim ortalığı neler oluyor… Ben Cuma günleri köye gidip geleyim… Bakalım havalar nasıl? Sonra konuşuruz.”
Babam bundan sonra her Cuma kızın köyüne gidiyor, orada kılıyor namazını. Havadisler getiriyor, anamla paylaşıyor… İyi sevinçliler…
Bir gün kararlaştırıyorlar.
“Bu Cuma olsun” diyorlar. “Hem Cuma namazını orda kılarım, hem de kızı görürüz, hastaya geçmiş olsun deriz….”
“Tamam” diyor anam.
Cuma günü geliyor. Hazırlık yapılıyor. Eşeğe bindiriliyor anam, yola düşüyorlar. Köy bir buçuk-iki saatlik uzaklıkta. Varıyorlar kızın evine. Hoşbeş, hal hatır soruşma, özlem giderme, yeme içme… kahve çay… ikram izzet bol. Kızı görüyorlar. Beğeniyorlar… “Akrabalığı pekiştirelim, tazeleyelim” diye kızın anasının kulağına fısıldıyor anam…
Kızı verecekler diye umutlular. Hiç tersini düşünmüyorlar! Benim de kızı görmemi istiyorlar. Nasıl olacak bu iş? ”Kızın abisinin düğünü var. Düğüne giderik, orada görürsün kızı!” diyorlar… Ben bu işe hevesli değilim. Hiç oralı olmuyorum. Zorluyorlar beni. “Almazsan da bir gör” diyorlar…
Sonunda “eh” diyorum… öyle olsun!
Okuntu geldi bize. Okuntu demek düğüne çağrı demek. Okuntu, mendil, gömlek, yağlık, yazma, lokum gibi şeylerden oluşuyor… Bir gömlek gönderilmişti bize okuntu olarak…

Bir hafta kadar sonra olacaktı düğün. O gün çabuk geldi. Anam, babam, ben gittik düğüne. Davul çalıyor, gençler halay çekiyor, türkü çağırıyor, atalım atıyor… tabancalar sıkılıyor havaya… Düğün yemekleri yeniliyor. Herkes neşe, eğlence içinde… Biz de hayırlı, kademli olsun diyoruz düğün sahiplerine, sağ olun diyorlar, hoş geldin diyorlar, yer gösteriyorlar… Düğün kahvesi ikram ediyorlar…
Ertesi gün Fadıl Köyü’ne gidilecek… Seğmenler hazır. Atlılar hazır. Develer hazır… Gençler hazır… Az sonra yola çıkılacak. Beni de bir deveye bindiriyorlar… Çıkıyoruz yola. Löngüdü löngüdü yol alıyor deve. Deveyle yolculuk çok güzel. Herkesi görüyorsun, hava ala ala gidiyorsun. Neşeliyim, boru mu ilk kez deveye biniyorum… Herkes deveye binemez… Deveye binmek de bir hüner işi, itibar işi.
Neyse Fadıl Köyü’ne varıyoruz. Kız evi karşılıyor bizi. Düğün çalıyor kız evinde. Halaylar çekiliyor, güreş oluyor. Tabancalar patlıyor… İçkiler içiliyor… Herkes pürneşe içinde. Gece oluyor, yatılıyor… Dan davuluyla uyanıyor herkes. Gelin alınacak. Gelin hazır. Baba evinden çıkarılıyor, ata bindiriliyor… Neşeyle, saltanatla, oğlan evine geliniyor. Gelin indiriliyor… Düğün bitiyor…
Ben girişken, sırnaşık biri değilim ya, kızı yarım yamalak görüyorum… iyice göremiyorum, nasıl bir şey tarif et deseler edemem… Anama göre çok güzelmiş, fincan gözlüymüş filan… tarlası çokmuş, bağ bahçesi varmış… alırsam çok iyi olacakmış! Yokluk görmeyecekmişim!
Eeeee diyorlar, benim düşüncemi sormadan, iznimi almadan, tepeden inme dünür gitme hazırlığına girişiyorlar… Gıroş Mahmut, anam, babam dünür gidecekler… bir gün. Anam sevinçli, iş olacak diyor. Fal bakıyor kendi kendine… Falda kızı verecekler çıkıyor, seviniyor anam.
Gittiler…
“Tanrım, aman bu iş olmasın. Ben okuyacağım. Şimdiden evlenip ne yapacağım? Bir gelirim yok. Berberlik yaparak geçinmek de kolay değil…” diyorum kendi kendime. “Bu iş olmasın, kızı vermesinler” diye Tanrı’ya yalvarıyorum. Tanrı dileğimi kabul etmiş olmalı!
Neyse geldiler… Anamın, babamın yüzlerine baktım iyice… Neşeli değiller… Ne küstürmüşler, ne de sevindirmişler, bir orta yol seçerek geçiştirmişler işi… Mişli bırakmışlar işi!
Oh çektim içimden. İyi ki olmamış…
Bir daha da gidip istemediler… öylece bitti bizim serüven.
Nisan 2021, Adana
****





