Babacanoğlu’ndan Bir Öykü ; Nereden Geldik

Babacanoğlu’ndan Bir Öykü ;

Nereden Geldik

M, Demirel Babacanoğlu Yazdı

Hep düşünüyorum. Ben nereden geldim? İçim sıkıntılarla dolu. Bizim gibi çocuklar nasıl meydana geliyor? Yer yüzü nasıl doluyor bunca insanlarla? Bunları bilse bilse büyükler bilir diyorum. Anamı kendime daha yakın buluyorum, ona sormaya karar veriyorum.

“Anacağım sana bir şey soracağım, ama doğru yanıt vereceksin değil mi?

“Elbette! ”

“Sorabilir miyim?”

“Sor.”

“Ben nereden geldim?”

Anamın yüzü şöyle bir karardı. Sonra çarçabuk kendini toparladı.

“Seni ocaktan tuttuk” dedi.

Üstelemedim. Ocaktan tutulmak da hoşuma gitmedi. Doğru olduğuna da inanmadım. Koskocaman anama sen doğru söylemiyorsun diyemezdim? Desem hemen azarlayabilir, boyundan büyük işlere karışma diyebilirdi. Bu konuyu kendi arkadaşlarımla konuşmayı uygun buldum. Belki onlar bu durumu biliyorlardı!

Ahmet, Ayşe, ben üçümüz bir kenara oturup görüştük.

Ahmet’in anası:

“Seni dereden tuttuk” demiş.

O da sormuş:

“Hangi dereden?”

“Dutlu Dere’den. Sen onun için tatlısın” demişler.

Ahmet buna çok sevinmiş. Bize alaysı alaysı :

“Tabi oğlum ben Dutlu Dere’den tutulmuşum, senin gibi ocaktan değil” dedi.

Benim canım sıkıldı ama, belli etmedim. İşi şakaya vurdum, gülüştük. Kendimi savunmak için şöyle dedim:

“Ocak, dereden daha iyi. Orada yemek pişirilir, su ısıtılır, çay pişirilir. Kış günleri başında toplanılır, konuşulur, masallar anlatılır, mısır patlatılır, patates yenir, ısınılır.”

Ahmet alındı.

“Şaka yapmıştım!”

Ayşe söze girdi. Ben de anama sordum:

“Seni leylekler getirdi” dedi.

Leylekler bir çocuğu nasıl getirir, hiç düşünmemiş olacak ki, çok seviniyordu. Öyle ya, bir leyleğin gagasında gelmek herkese özgü bir şey değildi! Bize şunları söyledi:

“Tabi ben sizden daha yüce yerdeyim. Havalarda uçarak, dağlar tepeler aşarak, güzel memleketler görerek getirilmişim. Ya siz, biriniz dereden tutulmuş, biriniz ocaktan…”

Tam bu sırada üzerimizden leylekler geçiyordu. Üçümüz birden göğe baktık. Leyleklerin gagasında çocuk mocuk yoktu. Tak tak sesleri geliyordu. Kendi dillerince bir şeyler konuşuyorlardı ama, biz anlayamıyorduk.

Hemen tartışmayı kestik. Hep birlikte:

“Leylek leylek lekirdek,

Hani bize çekirdek

Çekirdeğin yarısı

Yumurtanın sarısı

Tak tuk, tak tuk

İleri bak, geri bak

Yumurta havada

Yarısı tavada

Lap lup, lap lup

Yutar bir çocuk

Hap hup, hap hup”

diye bağırdık.

Bu üç anlatış da benim aklıma yatmadı. Bunu arkadaşlarıma açıkladım. Onların da aklına yatmamış ama, üzerinde durmadılar. Ben üsteledim:

“Arkadaşlar bize söylenenlerin doğruluğunu araştıralım. Bunun için de gözlem yapalım. Her birimiz geldiği yeri gözlemlesin.”

Ahmet:

“Benim yerim uzak, ben tek başıma dereye gidip gözleyemem” dedi.

Ayşe de:

“Ben de tek başıma gözleyemem leylekleri” dedi.

“Peki o zaman sizin geldiğiniz yerleri birlikte gözleyelim.”

“Tamam” dedi, Ahmet’le Ayşe. Dağıldık.

O günden sonra ocağı gözlemeye başladım. Her fırsatta ocağa bakıyordum. Sık sık damın başına çıkıyordum, bacadan çocuk getirip atacak biri var mı diye. Bacanın başında bekliyordum saatlerce. Baca öyle derindi ki, bacadan atılan çocuk ölmez mi diye düşünüyordum. Ölmese bile sakat kalmaz mı? Ama çocuklar sapa sağlamdı! Neden ocaktan tuttuk diyorlardı. Aklım karma karışıktı, söz geçiremiyordum kendime. Kimsenin olmadığı bir gün kendimi bacadan aşağı sarkıttım. Tutuna tutuna indim aşağı. Her tarafım kapkara is içinde kalmıştı. Peki ya çocuklar ise bulaştırılmadan mı konuveriyordu ocağa? Onlar niye kapkara değillerdi? Ya da herhangi bir yerinde neden is yoktu? Yahut yırtılmış, yaralı bir yeri olmaz mıydı? Tertemiz güzel bebekler bacadan aşağı nasıl inivermişlerdi? Elimi yüzümü iyice yıkadım, giysilerimi değiştirdim. İsli giysilerimi iyice çırptım, çamaşırlığa bıraktım. Yine de ne kendim, ne de çamaşırlarım temizlenmişti? Anam görse anlayıverirdi hemen. O akşam, anamın gözlerinden benim isle karardığım kaçmadı. Çamaşırlıktaki giysilerimi görünce iyice şaştı.

“Çocuk sen nerde oynadın böyle, giysilerin hep kapkara olmuş. Kimin küllüğünde çalkalandın” dedi.

Anama, dama çıktım, bacadan indim, çocuk ocaktan nasıl geliyor diye ocağı inceledim diyemezdim…

“Arkadaşlarla arap bacı, arap hacı oynadık” dedim.

“Oğlum başka oyun yok mu? Böyle pis, isli paslı, karartıcı oyunlar oynanır mı? Bir daha böyle oyunlar oynama. Canını yakmak zorunda kalırım haaa…”

“Peki oynamam.”

“Söz mü?”

“Söz.”

“Aferin, akıllı çocuklar söz tutar.”

Gece gündüz kimseye sezdirmeden yine de ocağı gözledim. Ama hiç de bebek getiren olmadı. Artık bundan sonra gözlemeyecektim. Ocağın işi bitmişti. Arkadaşlarıma olanları anlattım. “Bir de bizim tarafa bakalım” dediler. Birlikte Dutlu Deresi’ne gittik.

Dutlu Deresi, köyün güneyinde, uzakça bir yerde, iki yamacı çalılıklarla kaplıydı. Şırıl şırıl suları akıyordu. Çevresinde dut ağaçları vardı, tomurcukları açmış, yaprakları güvermiş, dut vermeye hazırlanıyordu. O güzel şırıl şırıl sulardan içtik. Bülbül sesleri, kuş sesleri doldurdu kulaklarımızı. Her kuş kendi sesince ötüyordu. Sanki bir orkestra kurmuşlar, biri ötüyor, biri dinliyordu. Kimse kimsenin ötüş hakkını almaya yeltenmiyordu.

Bahar uyanmış, dağlar çiçek açmış, türlü türlü kokular saçıyordu. Böcekler çiçekten çiçeğe konuyordu. Arılar bal topluyordu. Bir damlacık kanatlarına sürdükleri, ağızlarına aldıkları öz suyu kovanlarına taşıyorlardı. Renk renk çiçekler, böcekler bir mutluluk şarkısı içerisinde varlıklarını sürdürüyorlardı. Kurbağalar vırak vırak diye ötüyorlardı. Bizi görünce ordan oraya sıçradılar, dalgalandırdılar suyu.

Günlerce gittik geldik dereye, bebek getiren filan olmadı. Evimize geciktiğimiz günler oluyordu. Bu yüzden azar işitiyorduk. Bundan sonra dereye gitmedik.

Sıra leyleği gözlemeye gelmişti.

Ana leylekle baba leylek baca başındaki eski yuvarlarını onardılar. Sonra yuvalarının üstünde oyunlar çıkardılar. Baba leylekle ana leylek gaga gaga veriyor, tak tak ötüşüp bir şeyler söylüyorlardı. Sonra gagalarını birbirine geçiriyorlar, şaka gibi, oyun gibi bir şeyler yapıyorlardı. Belli bir oyundan sonra baba leylek, ana leyleğin üstüne çıkıyor, gagasıyla ana leyleğin boynundan tutuyor, kuyruklarını birleştiriyorlardı. Sonra mutluluklarını yansıtan sesler çıkarıyorlardı.

Ana leylek yuvada yatıyor, baba leylek başında bekliyordu. Yatma işi sona erince birlikte uçuyorlar, avlanmaya çıkıyorlardı. Bataklıklarda, sazlıklarda gördükleri, böcekleri kurbağaları, sürüngenleri yiyorlardı. Sürülmüş tarlalara gidiyorlar, solucanları kursaklarına indiriyorlardı. Leyleklerin yiyecek aramaya gittikleri bir gün, çıkıp yuvaya baktık. İçerisinde yumurtalar gördük. Demek ki ana leyleğin yatışı yumurta yapmak içinmiş. Yumurtalara dokunmadan indik aşağı.

Bir süre sonra yumurtlama işi bitmişti. Ana leylekle, baba leylek nöbetleşe yumurtanın üzerine oturdular. Belli bir süre geçtikten sonra yavrular yumurtalarını kırıp çıktılar. Ana leylekle baba leylek bu doğuma çok sevindiler. Yavrularına birlikte baktılar, birlikte beslediler, birlikte büyüttüler. En sonunda onlara uçmayı öğrettiler. Yavru leylekler kanatlanıp uçtular. Zamanı gelince de sıcak memleketlere göçüp gittiler. Davranışlarının çoğu tavuklara benziyordu. Bizim bir sürü tavuğumuz vardı. Bu işi tavukları gözlemleyerek de daha iyi anlayacaktık.

Aramızda konuşuyoruz:

“Horoz, tavukların beyi, aynı babamız gibi” dedi Ahmet.

“Evet Ahmet, horoz yem bulunca eşini çağırıyor. Sonra da kanatlarını gerip tavuğun üzerine çıkıyor, kuyruklarını birleştiriyorlar” dedim.

“Tam da öyle” dedi Ayşe.

“Yumurta yapıyorlar.”

“Yirmi gün yumurtanın üstünde oturup, civciv çıkarıyorlar.”

“Hay Allah, çözdük olayı.”

“Daha değil!”

“Ne yapsak acaba?”

“Bu konunun doğrusunu nasıl öğreniriz?”

“Öğreneceğiz, kesin öğreneceğiz.”

“Bugün herkes düşünsün, yarın düşündüklerimizi konuşalım.”

Akşam olmuştu, evlerimize dağıldık.

O gün akşam uyuyamadım. Yatağımda bir o yana, bir bu yana döndüm. Ol git gözüme uyku girmedi. “Ne etmeli, nasıl etmeli, nereden geldiğimizi nasıl öğrenmeli?” diye kafamda sorular sıralanıyor, beynimi oyuyor, düşüncemi ortasında duruyor, bir türlü gitmiyordu! Anam uyumadığım görmüş. “Niçin uyumuyorsun oğlum, bir rahatsızlığın mı var, neren ağrıyor, bir şeye mi canın sıkıldı?” diyor, ben “yok bir şeyim” diyorum. O, “var var, senin bir sıkıntın var” diyerek üsteliyor; ama ben bu konuda hiçbir şey demiyorum. Böyle böyle sabahı ettim. Ertesi gün buluştuğumuzda, arkadaşlarım da benim gibi uyumadıklarını söylediler. Bir çözüm de üretememişler. Zamanı birkaç gün uzatmaya karar verdik. Bu süre içinde yeni araştırmalar yapacağız, bir çıkar yol bulacağız!

Aradan birkaç gün hatta biraz daha çok zaman geçti. Buluştuğumuzda, Ayşe dedi ki:

“Ben buldum!”

İlgiyle, özenle ne bulup bulmadığın sorduk.

“Bu konuyu öğretmenden soralım.”

“Evet ama, öğretmen bize doğru yanıt verir mi?”

“Deneyelim!”

“Neden vermesin?”

“Belki, doğruyu bizden esirgeyen büyüklerimizden çekinebilir!”

“Ah şu işi kolayca sorabileceğimiz biri olsa!”

“Ya da bir kitabını bulsak, okusak!”

“Nereden bulabiliriz?”

“Köyde kitap bulunmaz ki!”

“Kente gidenlere ısmarlasak!”

“Sakın ha kimse duymasın, bizi tefe korlar!”

“Peki duymasın, ama doğruyu nereden bulacağız?”

“Anamız, babamız bu konunun doğrusunu bize söylemedikten sonra kim söyleyebilir?”

“Kimse söyleyemez, onların da bizim gibi bilgileri yoktur!”

“O zaman ne yapalım?”

“Öğretmene soralım.”

“O da büyüklerimizden çekinir, belki söylemez dedik ya?”

Olsun, başka çıkar yolumuz yok. Bu işi en iyi öğretmen bilir. O da bizi aydınlatmazsa niye öğretmenlik yapıyor ki?

“Sahi, öyle.”

“Evet öyle!”

“Evet!”

Düşündük. Öğretmene sorma işi aklımıza yattı.

Dersimiz Fen Bilgileri dersiydi. Öğretmenimiz anlatıyordu.

Konumuz çiçeklerin üremesiydi. Çiçeklerde erkek organ, dişi organ bulunurdu. Süresi gelince rüzgar aracılığıyla tozlaşıyordu. Tozlaşmaya, arılar, böcekler, diğer canlılar da aracı oluyorlardı. Böylece erkek organın tozları dişi organla buluşuyordu. Dişi organ dölleniyor, Bitki taslağı (tohum) oluşuyordu. Tam da bu sırada, üçümüz birden parmak kaldırdık. Öğretmenimiz:

“Söyle Ayşe” dedi.

“Öğretmenim, bağışlayınız, sakıncası yoksa size bir şey soracağım.”

“Sor kızım, ne sakıncası olabilir?”

“Peki öğretmenim, ama beni ayıplamayın, arkadaşlarım da ayıplamasınlar.”

“Kızım neden ayıplasınlar? Şimdi merak ettim. Ne soracaksın, sor bakalım.”

“Soracağım sorular herkesi ilgilendiriyor, ama şimdiye kadar kimse bu soruyu sormadı, soramadı, böyle bir eğilim de duymadı! Belki içlerinde böyle bir soru sorma isteği uyanmış olanlar olabilir, ama sorulmadığı için biz bilmiyoruz.”

“Soruyu bekliyoruz kızım.”

“Soracağım öğretmenim, ama siz ve biz zor durumda kalacağız diye korkuyorum!”

Sınıftaki arkadaşlar, Ayşe’nin bu tür konuşmasına ilk kez tanık oldukları için önemle, özenle soruyu bekliyorlardı. Öğretmenimiz de epeyce heyecanlanmıştı!

Ayşe konuşmasını sürdürdü:

“Aslında bu soruyu, Ahmet, Mehmet, ben üçümüz hazırlamıştık..”

Öğretmenimiz bize:

“Öyle mi” dedi.

“Evet” dedik.

“Öyleyse sorun, daha fazla bekletmeyin. Bakınız arkadaşlarınız da merakla bekliyor soruyu. Haydi Ayşe…”

“Çiçekler tozlaşarak ürüyor, kuşlar yumurtayla, insanlar nasıl ürüyor öğretmenim? Bunu merak ediyoruz, sizden öğrenmek istiyoruz. Kitaplarımızda da bu konuda bilgi yok. Bizi, ancak siz aydınlatabilirsiniz.”

“Çok güzel Ayşe, çok güzel. İyi ki sordunuz. Bunda ayıplanacak bir şey yok. Teşekkür ederim. Bakınız çocuklar, Ayşe ve arkadaşları çok haklılar. Her şeyi öğreniyoruz da bu konuda bilgisiz kalıyoruz. Sivrisineğin kanadının, kurbağanın kuyruğunun ne işe yaradığını biliyoruz da, kendimizin nereden, nasıl geldiğini bilmiyoruz. Hep utana sıkıla bu bilgilerden kaçmışız. Oysa, hele de bu konuda bilgilenmek yaşamın kendisi. Öyle değil mi?”

Arkadaşlar:

“Eveeeeeeet” diye bağırdılar.

Öğretmenimiz: “Öyleyse dinleyiniz” dedi.

“Evlerinizde, kedi köpek, sığır, at, eşek gibi hayvanlar var değil mi?

“Var öğretmenim.”

“Onlar çiftleşirken göreniniz oldu mu?”

“Evet, gördük öğretmenim.”

“Görmeyeniniz var mı?”

Sınıftan ses çıkmadı.

“Demek ki hepiniz görmüşsünüz.”

“Evet öğretmenim, gördük.”

“İşte çocuklar, anneyle baba da çiftleşir, insan yavrusu meydana gelir. Babadan ana rahmine geçen döl, annenin yumurtasıyla birleşir, bir insan taslağı oluşur. Bu taslak ana karnında yaklaşık 280 gün beslenir, gelişir, büyüt, doğum organından dünyaya gelir. Buna doğum denir. Bütün canlılar nasıl kendilerine benzer canlılar üretirse, insanlar da kendilerine benzer yavrular üretir. Böylece kalıtlarını geleceğe aktarırlar. Artık bu konular, bilenler tarafından açık açık konuşulmalı. Daha çok bilgiler toplanmalı. Sağlıklı, eğitimli insanlar yetiştirilmeli…”

Arkadaşlar öğretmenimizi alkışladılar. Ayşe, Ahmet, ben birbirimize teşekkür ettik. Artık dereden ocaktan tutulmadığımızı, leyleğin bizi getirmediğini öğrenmiştik. Bu konuların daha ayrıntılı öğrenmek için kitaplar arayıp bulup okuyacak, ansiklopedilere bakacaktık.

Bu konuda gerçek, sağlam bilgilenmiştik. Hep birden rahatladık.

*****

Read Previous

“Sanat Aşkıyla 3” Sergisi Açıldı

Read Next

27 Temmuz 2020 Pazartesi Günün Sergisi

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: