Bilinçaltının Haritasında Çetin Çam’la Bir Yolculuk

Bilinçaltının Haritasında

Çetin Çam’la Bir Yolculuk

Söyleşi: Hakan Sarıhan

Ben Sadece İç Sesimi Dinliyorumdiyen Çetin Çam ile Bilinçaltının Haritasında Bir Yolculuk Çetin Çam’ın yaşamı, yalnızca sanatsal bir serüven değil, aynı zamanda içsel bir dönüşüm hikâyesi. Sürrealist anlatımıyla Doğu ile Batı’nın, düş ile gerçeğin, sezgi ile formun arasında salınan onun özgün sanat pratiğini, ArtsFanzine için yaptığımız bu söyleşiyle; İstanbul Sanat Magazin okurlarına Çetin Çam‘ı daha yakından tanıtmaya çalıştık.

Uzun yıllar Almanya’da yaşadınız, sanat eğitiminizi orada aldınız. 49 yaşında 6 yıllık bir öğrenimde geleneksel Rus Sanat Akademisi öğretimi ile yetişmiş Prof. Piotr Sonnewend´in öğrencisi oldunuz.

Okuldan sonra iki yıl da usta öğrenci olarak Prof. Qi Yang ve Doç. Andreas Christ ile beraber çalıştınız. Ve biz Türkiye’de sizi hiç tanımıyoruz. Biraz kendinizden bahsederek başlayalım isterseniz.

Tabi, 1959 Malatya doğdum.

Almanya´ya Makina mühendisliği okumaya gittim ama bırakmak zorunda kaldım. Derken iş, evlilik, çocuk falan. ama tüm zorluklara rağmen içimdeki resim/sanat aşkı bir türlü sönmedi. Oturduğum evin bodrumunda bir atölye kurdum ve hem çalışıp evi geçindirdim hem de resim yapmaya devam ettim.

Sanat sever Bonn Büyükelçimiz Dr. Onur Öymen´le tanışmam yaşamımda önemli ve kalıcı bir sayfa açtı. İlk sergimi evimde açtım. 1984tü. Çok gelen oldu, yörenin sanatçıları da geldi Böylece sanatçı ve sanat çevresiyle tanışmış oldum. Makina mühendisi olmadım ama artık sanatın saygın yolunda yürüyordum.

49 yaşında tekrar okul sıralarına döndüm ve 6 yıl sonunda sanat eğitimimi başarıyla tamamladım. Benim için sanat, biyografik bir rota değil, daha çok içsel bir akıştır. Elbette Almanya’da geçen yıllar, aldığım eğitimler beni teknik anlamda donattı ama sanatımdaki asıl damar, bu öğrenilmişliğin ötesinde, sezgisel bir çağrının izinde şekillendi. Almanya’da yaşamak, disiplinli bir yapı kurdu bende.

Fakat asıl dönüşüm, içimdeki sesle baş başa kaldığım zamanlarda başladı. Kim olduğumu, neyi neden yaptığımı ancak bu sessizlikte anlayabildim. Şimdi artık hem Almanya’da hem Türkiye’deyim, ama aslında hep olduğum yerdeyim: kendi iç coğrafyamda.

 Çetin Çam – Hakan Sarıhan 

Avrupa’da biçimlenen sanatsal kimliğiniz ile Türk sanat ortamına adım atmak nasıl bir deneyim? İki kültür arasında nasıl bir köprü kuruyorsunuz?

İki ayrı coğrafya gibi görünse de, aslında insanın özü aynı sorularla dolu: “Ben kimim?”, “Ne arıyorum?”, “Gerçek nedir?” Sanat da bu sorulara verilen kişisel yanıtlardan oluşuyor. Benim için Avrupa disiplinin, Doğu ise sezginin sembolü. İkisi arasında kurduğum köprü; bir mantık ile sezgi arasındaki dengeyi gözetmekten ibaret. Ne tamamen soyut, ne tamamen kurallara bağlı; bu ara bölgede doğuyor resimlerim.

Resimlerinizde ‘ateşli ama vakar sahibi’, ‘sert ama seviyeli’ bir anlatım dili olduğunu söylüyorsunuz. Bu zıtlıklarla kurduğunuz dengeyi biraz açar mısınız?

Zıtlıklar, bana göre varoluşun en yalın ifadesidir. Işık gölgeyle, sıcak soğukla, hareket durgunlukla anlam kazanır. Ben de çalışmalarımda bu karşıtlıkların doğal bir gerilimini arıyorum. O ateşin içinde bir sükûnet, o sert çizgilerde bir iç huzur var. Çünkü hayat da öyle; çelişkilerden ibaret. Bence sanatın gücü, bu gerilimi doğru bir şekilde taşıyabilmesinde saklı.

Çalışmalarınızda Doğu ve Batı’ya ait motifleri özgün bir biçimde harmanlıyorsunuz. Bu kültürel fragmanlar sizin için yalnızca estetik öğeler mi, yoksa daha derin anlam katmanları mı taşıyor?

Her motif bir hafızadır. Doğu’nun sembollerinde sezgi ve ritüel, Batı’nın form dünyasında ise düşünce ve yapı var. Bu unsurları sadece görsel öğeler olarak değil, bilinçaltının izdüşümleri olarak görüyorum. Bir minyatür figür, bazen Batı perspektifinde bir çarpışmaya dönüşebiliyor. Bu karşılaşma hem estetik hem de ontolojik bir yolculuk benim için.

Sanatınızı “bilinçaltının dışavurumu” olarak tanımlıyorsunuz. Üretim sürecinizde iç sesinizin rehberliği nasıl bir rol oynuyor?

Ben resmi yapmam, resim benden çıkar. Çoğu zaman ne yapacağımı bilmiyorum, sadece dinliyorum. İç sesim bir kılavuz gibi; bazen fısıldıyor, bazen susuyor. O sessizlik anlarında bile onunla konuşuyorum. Planlı bir sürecim yok, çünkü plan sezgiyi bastırır. O yüzden iç sesim ne diyorsa, ellerim onu izliyor.

Çoğu eserinize hâkim olan figüratif yapı, zaman zaman donuk ve heykelsi bir duruş sergiliyor. Bu tercih, izleyicideki algıyı yönlendirmek adına bilinçli bir strateji mi?

Donukluk değil o; bir durma hâli. Tıpkı bir rüyanın en yoğun anında zamanın yavaşlaması gibi. Figürlerim konuşmaz, bağırmaz; sadece bakar. O bakışta izleyici kendini bulsun isterim. Heykelsi yapılar da bu durgunluğun, zamansızlığın taşıyıcısı oluyor. Bilinçli bir strateji mi bilmiyorum, ama bilinçaltım bunu hep böyle istiyor.

Kimi sanatçılar geçmişin imgelerinden beslenir. Sizin yapıtlarınız ise gelecek zamana dair düşsel bir tahayyülden izler taşıyor. Geleceğe dair bu sezgisel yaklaşım nasıl oluştu?

Benim için zaman çizgisel değil. Geçmiş, şimdi ve gelecek iç içe geçmiş bir düşten ibaret. Geleceği tahayyül etmek, geçmişin ağırlığını hafifletiyor bazen. O yüzden resimlerimde bir “henüz yaşanmamış”lık hâli var. Bu, belki de içsel bir özlem, belki de bilinmeyeni tanımlama çabası.

Sürrealizmin hem büyüleyici hem de eleştiriye açık yönleri var. Sizi bu akımın içinde tutan temel motivasyon nedir? Sürrealizmi kendi sanatsal sözlüğünüzle nasıl tanımlarsınız?

Sürrealizm benim için bir kaçış değil, bir arayış. Gerçeği aşmanın değil, gerçeğin derin katmanlarına inmenin yolu. Bilinçaltı, kolektif hafıza, mitolojik imgeler… bunlar benim çalışma alanım. Sürrealizmi; görünmeyeni görünür kılma cesareti olarak tanımlayabilirim. Gerçekten daha gerçek bir dünya kurma çabası belki de.

“Sanatçı yaratıcı değil, sadece iç benliğinin tercümanıdır” diyorsunuz. Bu görüşünüz, sanatçının toplumsal rolünü nasıl konumlandırıyor sizce?

Sanatçının görevi, dış dünyayı yorumlamak değil, iç dünyayı duyurmaktır. İç sesini duyan biri, zaten toplumun ruhunu da duyar. Ben kendimi bir aktarıcı olarak görüyorum. Yaratıcılık Tanrı’ya ait, biz sadece onun sesine kulak veriyoruz. O yüzden sanatçının rolü; toplumun öncüsü değil, aynası olmaktır.

Çalışmalarınızda merak, şaşkınlık, dehşet gibi duygular eşit ağırlıkta yer alıyor. İzleyiciyle bu duygusal ilişkiyi kurarken nelere dikkat ediyorsunuz?

Bir resme bakan kişinin kendisiyle karşılaşmasını isterim. Bu karşılaşma bazen merak uyandırır, bazen tedirgin eder, bazen büyüler. Tüm bu duygular bilinçaltımızın parçaları. İzleyici, resme değil, kendine bakmalı. O yüzden duygular konusunda yönlendirme yapmam. Sadece alan açarım.

Türkiye’deki sanat izleyicisinin eserlerinize yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? Avrupa’daki tepkilerle karşılaştırıldığında ne tür farklılıklar gözlemlediniz?

Türkiye’de izleyici çok daha sezgisel. Bazen teknik detayları es geçip doğrudan duygusal bir bağ kurabiliyorlar. Avrupa’da ise analiz ön planda; daha çok çözümleme üzerinden ilerliyorlar. Bu farklılık benim hoşuma gidiyor çünkü sanat, hem düşünsel hem de duygusal bir deneyim. Her izleyici, kendi dünyasından bir pencere açıyor.

****

Read Previous

2 Ağustos 2025 Cumartesi Günün Sergisi

Read Next

Taviloğlu Koleksiyonu Inspera Bodrum’da Sergileniyor

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Most Popular