“Hamnet”
ZAMANA YAYILAN BİR YAS…
Anibal GÜLEROĞLU Yazdı

Yas tutmak… Kayıpların ardından duyulan yoksunluk hissinin yarattığı derin boşluk ve hüzün. Bu süreci atlatmak için zamana ve cesarete gereksinim duyulsa da özellikle yitirdiğimiz kişilerin bizdeki anılarının asla silinmediği, geçmişten geleceğe uzandığı muhakkak. Dahası yaşanan acıların, tutulan yasların ruhumuzu geliştirdiği, kişiliğimizi ve hayatımızı yönlendirmeye katkıda bulunduğu gerçeğini de unutmamak lazım. Nitekim Analitik Psikoloji’nin kurucusu yazar Carl Gustav Jung da ‘Acınızı kucaklayın. Çünkü ruhunuz orada gelişecektir’ sözüyle bu hakikati vurgulamakta.
Kuşkusuz her insanın acıyı kucaklama, yasını tutma şekli aynı değil. Kimi büyük patlamalarla kısa sürede atlatır acısını… Kimisi de zamana yayılan bir yasla şekillendirirken yaşamını, yaşar en verimli çağını. Nasıl ki ünlü eserlerin çoğunun arka planında böylesi acılar-yaslar yatar. Tıpkı yazar William Shakespeare’in 11 yaşındaki oğlu Hamnet’in trajik ölümünün, ölümsüz eseri ‘Hamlet’e ilham olduğu varsayımındaki gibi!
Bu ilhamın günümüzdeki uzantısıysa şimdilerde beyazperdede yerini alan ‘Hamnet’. Shakespeare Ailesi’nin yaşadığı tarifsiz acıyı hayal dünyasıyla harmanlarken olaylara dair net bir dil kullanmamayı seçen Maggie O’Farrell tarafından romanlaştırılarak duygu dünyamıza dokunmayı başaran ve kitap uyarlamasıyla sinemaseverlerle buluşan… Zamana yayılan bir yası, başarılı yönetmenlik ve oyunculuklarla bizlere sunan ‘Hamnet’te neler var derseniz… Bakalım.

ÇOCUKLAR DOĞAR, KALBİNİZDE YER EDER VE ÖLEBİLİRLER
Doğayı aşkla buluşturup evlat acısıyla başa çıkmanın farklı yollarının derinliğinden duygulara dokunan Chloé Zhao imzalı ‘Hamnet’ için ilk sözümüz, Shakespeare Ailesi’nin duygu yüklü atmosferinde geçen bu kurgunun 1596’da 11 yaşında ölen Hamnet’ten ünlü eser ‘Hamlet’e uzanan ve sergilediği dramatik aile yapısıyla insanları düşünmeye yönlendiren bir içeriğe sahip olduğu yönünde olacaktır. Dolayısıyla ödüllü romandan uyarlanan ‘Hamnet’i biyografik eser şeklinde görüp basite indirgememe… Olaylar kadar karakterlerin olaylar karşısındaki davranış biçimlerini de değerlendirmek lazım.

Kişilerin hayatını aktarmaktan ziyade yaşanan bir trajediden doğan bu hayal tabanlı hikayeyi bu bağlamda ele aldığımızda, ailesindeki kadınların sezgilerinin güçlü olduğunu söyleyen çiftçi kızı Agnes, içeriğin bel kemiği konumunda çıkıyor karşımıza. Şahin besleyen, zamanının çoğunu doğada geçiren bu kadınla William’ın aşkının sıcaklığını hissettirerek girişini yapan filmde Agnes yönlendirici görevini üstlenmiş adeta.
Aşkın meyvesi olan ikiz bebeklerin yarattığı mutlu aile tablosunu en sıcak haliyle yansıtan akışta, üç çocuklu Agnes’in çocuklarını, acıları ve dünyayı duyumsama şekli derinliğine ele alınmakta. Öyle ki baba-koca pozisyonundaki William Shakespeare ikinci planda kalmakta. Anlayacağınız çoğu yerde ‘Hayal ürünü’ detayının ağır bastığı bu eserde bir kadının-annenin mutluluktan acıya-yasa evrilen kaderi ele alınırken acısını sessizce yaşayan güçlü kadınlardan olan Agnes, şifacılıktan sezgisel öngörüye, cümle özellikleriyle içeriğin dokunaklı gidişatını sırtlamış halde.

Hamnet’in ölümünün ardından acının derinliğine ve yasla parçalanan ailenin toparlanma sürecine tanıklık ettiren… İçsel hesaplaşmaların, hayat sorgulamalarının, kardeşi hastalandığı için yardım isteyen bir çocuğun çaresizliğinin, bu esnada orada olamayan ebeveynin pişmanlığının, kendisi hastalanmışken ikizinin ölmesiyle yıkılan kardeşin içten içe hissettiği suçluluğun izleyiciyi derinden etkileyecek biçimde işlendiği bu yapımda Agnes’in ilham verici ve büyüleyici bir karakter olarak karşımıza çıkmasında karaktere hayat veren Jessie Buckley iyi iş başarmış.

Paul Mescal tarafından canlandırılan Will’e yani William Shakespeare’e gelince… İşi öğretmenlik-yazarlık olan Will, evlilik sürecinde sık sık Londra’ya giden bir koca-baba konumunda. Zamanının çoğunu bu iş seyahatlerinde geçiren Will’in yaşam rutinindeki kırılma noktasıysa, yokluğunda oğlunun hastalanıp ölmesi oluyor. Bu ölüm aileyi derinden sarsarken acısını yazılarıyla dindirmeyi seçen Will’i de başyapıtı sayılan ‘Hamlet’i yazmaya yönlendiriyor.

Filmin en önemli özelliklerinden biri de bir yandan doğumlarıyla hayatımıza neşe katan, büyürken alışkanlığımıza dönüşen acılarıyla dünyamızı alt üst eden çocuklar üstüne bizleri düşünmeye itmesi… Bir yandan da Hamnet’in ölümü ve ölü doğum üstünden böylesi kayıpların ailelerdeki etkisini, ruhsal yıkımları gerçekçilikten ödün vermeden en doğal şekliyle yansıtıyor olması. ‘Hamnet’in, kişisel trajediden ilham alan, ‘Hamlet’e uzanan sürecindeki dramatik etki de oldukça güçlü. Hal böyleyken yastaki direnci ve kederi harmanlayarak aktaran bu acıklı öyküde, duyguları içinde hissetmemek imkansız.

Doğanın yeşil atmosferini öyküsünün bir parçası haline getiren ve dönem filmi özelliklerini başarıyla sergileyen yapımda en önemli mesaja gelince… Film bize yaşanan acıların geçmeyeceğini söylerken acılarla baş etmenin en doğru yolunun yasımızla birlikte yaşamayı başarmak olduğunu anlatmakta. Bu bağlamda ‘Hamlet’in doğuşu da, acının-yasın edebi sanata dönüştürülerek yaşanan kaybın ölümsüzleştirilmesi şeklinde sunulmakta.

SONUÇTA; Tıpkı oğlunun ölümünün ardından acısını sessizliğinde boğarken acıya yaklaşımda etkili bir örnek sunan asi kişilikli Agnes’te olduğu gibi, seyircinin içinde de yasın boşluğunu bırakarak kapanışa giden ‘Hamnet’, film olmanın ötesinde duygusal bir sınav adeta.
Öte yandan kimilerine duygusal açıdan ağır gelebilecek olan orijinal romandaki adım adım kendini gösteren derinliği ve söylemleri ‘Hamnet’ filminde görmenin pek mümkün olmadığını da belirtmeden edemeyeceğiz. Tabii bu yoksunluğu film açısından artı bir detay olarak değerlendirmek de mümkün.
Ana teması keder ve yas olan ‘Hamnet’in mutlak görülmesi gereken filmlerden olduğu vurgusuyla noktayı koyarken son söz William Shakespeare’in Macbeth’inden gelsin… ‘Üzüntüye söz ver; konuşmayan keder, yıpranmış kalbi düğümler ve kırılmaya mahkum eder’.
guleranibal@yahoo.com
www.x.com/guleranibal
****





