“VEFA” İSTANBUL’DA SEMT ADI, ADANA’DA “VEFA”DIR!

ADANA’DAN DÜNYA’YA KAPI AÇANLAR

“VEFA” İSTANBUL’DA SEMT ADI, ADANA’DA “VEFA”DIR!

Recai Oktan Yazdı

  • Oyuncu, yönetmen Prof. Dr. Nurhan Tekerek ve Adana‘dan anımsanacak çok şey!

  • “ … Neden seviyorum bu şehri? Güzeldir de onun için mi? Şimdi ben size: ‘ Adana İstanbul’dan güzeldir, İzmir’den güzeldir ’ desem elbette siz omuz silkersiniz de: Git işine! dersiniz bana. Hayır, Adana İstanbul’dan da, İzmir’den de güzel değildir; darılmayın! Amma insan mutlaka en güzeli mi, mutlaka güzeli mi çok sever? Ben Adana’yı gözümde şişirmeden: Güzelliğini, çirkinliğini aramadan severim.Nurullah Ataç

1

BAŞKA YERDE YOK!

Hiçbirimiz bugünkü halimizle doğmadık. Ailemizle, oturduğumuz mahallelerdeki komşularımızla, arkadaşlarımızla dayanışarak, ağırlıklı olarak da korkularımız ve çekincelerimizle büyüdük. Birey olduk. Meslek edindik. Duruşumuzu belirledik. Takım tuttuk, siyasi tercihlerde bulunduk. Çoğumuz evlendi, aile kurdu. Kimimizi mutlu oldu. Mutluluğu bulamayınca yeniden ya da yeniden yeniden hatta yeniden yeniden yeniden deneyenlerimiz oldu.

Fırsat ve zaman buldukça siyasi partilerle, sivil toplum kuruluşlarıyla, meslek örgütleriyle, derneklerle tanıştık. Giyinme, yeme-içme, seyahat, tatil, araba markaları gibi konularda bilgilendik, konuştuk, tartıştık. Yaşantımız kendi iç dinamikleriyle sürerken, Adana’mızda başka mahallelerde başka yaşamlar da kendine özel dinamikleriyle hem de yanı başımızda ve bizimkinden farklı olarak sürdü.

Adanalıyım” demekle “Adanalı olmak” ayrı kulvarlara taşındı.. “Adanalı olmak”ın koşulları oluştu. Büyük Adana fotoğrafının içinde yer almak, insanlarla, olaylarla bağ kurabilmek, en azından ilgi duymak gerektiği öğrenildi. Acısıyla-tatlısıyla hemhal olmak (her bakımdan  bütünleşmek), neşesine-hüznüne karışmak olmazsa olmazlaştı.

5

“VEFA” İSTANBUL’DA SEMT ADI,

ADANA’DA “VEFA”DIR!

Adana’nın yoğun ilişkilerinden sıyrılıp, başka başka coğrafyalara yerleşenlerin, Adana’yı objektif analiz ettikleri görülür. Dünya’nın her coğrafyasındaki “köprülerin altından çok sular geçmiş” olmasına karşın, Adanalı’ların değerlerine sahip çıkışlarını somut şekilde görürüm. Özellikle “vefa” konusunda Adanalı’ların eline kimse su dökemez. “Vefa” İstanbul’da semt adıdır ama Adana’da “vefa”dır. Adanalı yıllarca görmediği dostuyla yeniden buluştuğunda, bıraktığı yerden başlamayı bilir.

Yazı dizimizin bugünkü konuğu Prof. Dr. Nurhan Tekerek, Adana’nın büyük fotoğrafını görebilen, yansıtabilen, bıraktığı yerden başlayabilenlerdendir.

TANIŞTIK, KOPTUK, 30 YIL SONRA BIRAKTIĞIMIZ YERDEN

Nurhan Tekerek’i, profesör olmadan önce Adana’da tanımıştım. 1980’li yıllarda Klas Dergisi’nin sahipliğini ve editörlüğünü yapıyordum. Tiyatro alanında dergimize nitelikli yazılarıyla katkı koymuştu.

Çukurova Üniversitesi’nde seçmeli dersler vermeye başladığında, görüşmelerimiz seyrekleşti. Kendi alanında yoğun çalışmaları vardı. Ben de günlük Güney Ekstra Gazetesi’nin sahipliğini ve yönetimini üstlenince, yoğunluğuma daldım, görüşemez olduk. Bu yıl yolumuz benim gayretim ve sevgili Tekerek’in katkısıyla, İstanbul Üsküdar’da, Felsefe Doktoru kız kardeşi İsmet Tekerek’in kurucu müdür olarak yönettiği, kendisinin eğitmenlik yaptığı Tek Erek Sanat  Tiyatro Evi’nde (TESTEV) yeniden kesişti.

“Adana’dan Dünya’ya Kapı Açanlar” projemi tartıştık. Bana okuduğu kitaptan (Adana’ya Kar Yağmış) ve o kitap için yazdığı makaleden söz etti… Bu kitabın Nurhan Tekerek’te yarattığı “Adana anaforlarını” sizinle paylaşıyorum.

*****

NURHAN TEKEREK- ZİLLİ ŞIH Oyununun GİRİZGAHI İzlemek için TIKLAYINIZ

*****

nURHAN tEKEREK 5

Çukurova’nın sarı sıcağa büründüğü yaz günlerinde asfalta düşen serabın dayanılmaz ısı ve rutubetini özlemle anımsarken Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde’si geldi gözümün önüne hemen, beyaza bürünmüş pamuk tarlaları, ter kokusuyla, güneşe rağmen çıkılan ekmek parası savaşının karışımının verdiği zoraki hırsla beyaz altını biteviye toplamaya çalışan ırgatlar…gariben ağacı diye de isimlendirilen o bataklık kurutan dev okaliptüs ağaçları gölgesinde bekleşenler…

Şimdi artık “Beyaz Gelincik” denilen tv dizisiyle anımsanıyor Çukurova! Holdingleri, patronları ve onların masalımsı ilişkileriyle… Ama ben Orhan Kemal’e dönmek istiyorum yine de. Çukurova’yı o dizi filmlerde gösterilmeyen yüzüyle anımsayalım diyorum bir kez daha Orhan Kemal’le… Çünkü Çukurova yalnızca Dilberler Sekisi, Baraj Caddesi, Atatürk Bulvarı, geniş asfaltlar, palmiye ağaçlı bahçeler, havuzlu villalar, başını alıp giden yüksek apartmanlardan ibaret değil… Bir de öte yaka var! Unutulan, görmezden gelinen. Adana’nın çoğunluğunu oluşturan gecekondular, kenar mahalleler, işçiler, ırgatlar, işsizler, göçmenler var… Orhan Kemal’in roman, hikaye, oyun kişileri hala canlı, capcanlı duruyor ve yaşıyor o bereketli topraklarda…Orhan Kemal’le o insanları bir kez daha anımsayalım istedim bu yaz sıcağında ben de… Bekçi Murtaza’yı, Eskici’yi, gencecik Filiz’i, İspinoz misali o insanları… Ve de Orhan Kemal’i…Az önce elime geçti İletişim Yayınları’ndan çıkan “Adana’ya Kar Yağmış” adlı kitap.

6

ÖZGEÇMİŞİ

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Tiyatro Bölümü’nden 1981 yılında mezun olan Tekerek, mezuniyet sonrası Adana’ya dönen ilk okullu tiyatro sanatçısıolarak kentimizin tiyatro yaşamına yaklaşık 20 yıl katkıda bulunmuştur.

Eğitimi süresince Ankara Deneme Sahnesi’nde çalışan Nurhan Tekerek, bir sezon Adana Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda eğitmenlik, dramaturgluk, oyunculuk, yönetmen yardımcılığı yaptı. 1983-87 yılları arasında Adana’nın ilk özel tiyatrosu olan Adana Çağdaş Sanat Merkezi’nin kuruluşuna katkıda bulundu, aynı tiyatroda sanat yönetmenliği, dramaturg, oyuncu, yönetmen yardımcısı, yönetmen, dekor ve kostüm tasarımcılığı ve realizasyonu, afiş tasarımı, efekt tasarımı ve efektörlük, seyirci anketi hazırlama, anket sorumluluğu ve basın ve halkla ilişkiler sorumluluğu gibi görevler yaptı.

Tiyatronun ekonomik sıkıntılar yüzünden kapanmasından sonra, Çukurova Üniversitesi’ne geçerek 1985-1995 yılları arasında bir yandan “Tiyatroya Giriş ve Uygulamalı Tiyatro” adı altında seçmeli dersler verirken, bir yandan da aynı derslerin öğrencileriyle uygulamalar yapmıştır. Bu arada pek çok şenlik, festival ve tiyatro günlerine, yönettiği oyunlarla ve Ç.Ü. Güzel Sanatlar Bölümü Tiyatro Topluluğu adıyla katılmış ve Çukurova Üniversitesi adının teyatral alanda ülke çapında duyulmasına katkıda bulunmuştur. Bu arada Ç.Ü. Tiyatro Kulübü ÇÜTİK’in oluşumuna yardımcı olmuştur. 1995-96 yilinda Ç.Ü. Devlet Konservatuvarı’na bağlı bir Oyunculuk Ana Sanat Dalı’nın kuruluşuna öncülük yapmış, yaklaşık 2 yıl Ana Sanat Dalı Başkanlığını yürütmüştür.

1995 yılında mezun olduğu DTCF Tiyatro Bölümü’nde yüksek lisansını yapan Nurhan Tekerek, 2000 yılında yine aynı okulda doktorasını tamamlamış, 2003 yılında doçent olmuştur. Akademik yaşamı boyunca verdiği dersler şunlardır: Tiyatroya Giriş, Uygulamalı Tiyatro, Sahne Uygulaması, Türk Tiyatrosu, Rol, Ses ve Konuşma, Tiyatro Tarihi ve Kuramları, Oyun İncelemesi, Uygulamalı Dramaturgi, Sahne, Konuşma Sanatı Tekniği, Tiyatro-Canlandırma ve Yaratıcı Drama, Role Hazırlık, Mitler ve Masallar.

Nurhan Tekerek, 2002 yılında Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Tiyatro Ana Sanat Dalı’na kendi isteğiyle gelmiş ve burada 3.5 yıl görev yapmıştır. 29 Ağustos 2005‘te üniversiteye bağlı bir tiyatro bölümünün oluşumuna katkıda bulunmak üzere Uludağ Üniversitesi’nde Doç.Dr. olarak göreve başlamıştır.

Mezun olduğu yıl olan 1981 yılından bu yana kuramsal çalışmalarını da sürdüren Nurhan Tekerek’in yayımlanmış pek çok eleştiri-inceleme-araştırma yazıları da vardır. Çukurova’nin tarihsel, kültürel, ekonomik ve tiyatral yapısıyla da özel olarak ilgilenen Nurhan Tekerek’in bu alanda da pek çok yazısı yayımlanmış ve yayımlanmaktadır. Ayrıca; “Cumhuriyet Dönemi’nde Adana’da Batı Tarzı Tiyatro Yaşamı, 1923-1990” ve gelenekselden çağdaşa uzanan çizgide Türk Tiyatrosu’nu incelediği; “Popüler Halk Tiyatrosu Geleneğimizden Çağdaş Oyunlarımıza Yansımalar” adlı eserleri Kültür Bakanlığı tarafından 1997 ve 2001 yıllarında yayımlanmıştır. Arnold Wesker’den Fatma Pınarbaşı’yla birlikte çevirdiği “Boylam” ve “İnkar” adlı oyunlarından oluşan Wesker’in iki oyunu “Toplu Oyunları I” adıyla Mitos Boyut Yayınları’nca 2004’de yayımlanmıştır.

nURHAN tEKEREK 1

İletişim Yayınları’nca 2006’da yayımlanmıştır. Louise Fischer’in “Gundula” adlı çocuk romanından oyunlaştırdığı “İlkcan’a Yeni Kardeş” adlı çocuk oyunu da vardır. 2006 yılından bu yana Haşmet Zeybek’in yazdığı “Zilli Şıh” adlı meddah gösterisini, Bursa ve çevresinin farklı mekanlarında kadın meddah olarak sürdürmektedir. ITO (Uluslar arası Ezilenlerin Tiyatrosu Organizasyonu), ASSITEJ (Uluslar arası Gençlik ve Çocuk Tiyatroları Birliği), ADS (Ankara Deneme Sahnesi), OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği) kurucusu, üyesi ve Bursa Temsilcisidir. 2007 – 2008 akademik yılında eğitim öğretime başlayan Uludağ Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü’nün kuruluşuna katkıda bulunan Doç. Dr. Nurhan Tekerek aynı bölümün başkanlığını yürütmektedir. Son kitabı Mitos Boyut Yayınları’ndan 2008 Nisanı’nda yayımlanan Köy Tiyatrosu Geleneğimizi köy seyirlik oyunları, törenler ve çağdaş yansımaları bağlamında inceleyen “Köy Seyirlik Oyunları” dır. Makalelerinden derlediği “Geçmişten Geleceğe Oyundan Seyirciye” adlı çalışması da yayımlanmayı beklemektedir.

Rol aldığı ve yönettiği bazı oyunlar

Kurban, Keloğlan, Gerçek Kavga, Belgelerle Kurtuluş Savaşı, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Kozalar, Hastane mi Kestane mi, Ana Hanım Kız Hanım, Sekiz Kadın, İkili Oyun, Derya Gülü, Ayının Fendi Avcıyı Yendi, Bir Elin Nesi Var, Kral Gitti Oyun Bitti, Demet ile Memet, Gozort, Beş Kısa Oyun, Önder, Ölüm – Doğum – Düğün, Düğün Ya da Davul, Yeşil Gece, İki Kişilik Hırgür, Muhbir, Kadın Olmak, Kutu Kutu, Vatandaş Oyunu, Ölüler Konuşmak İsterler.

Sahnelenmiş kendi kolaj çalışmaları

Öyleyse Haydi Tiyatroya, Kadın Olmak, Sevda Meselesi, Dört Mevsim Yaşam, Bîçâreler.

Anımsadıkları

(Prof. Dr. Nurhan Tekerek’in kaleminden Adana’dan anımsanacak çok şey!)

Prof. Dr. Nurhan Tekerek’den, okuyup, “gahi” keyiflendiğim, “gahi” hüzünlendiğim, not aldığım ve burada sizinle paylaşmak istediğim yazılardan bölümler.

*******

Hep anımsarım neredeyse on sinemanın yan yana olduğu ve o küçük ailemizin birinden diğerine koşuşturduğu cıvıl cıvıl Sular Semti’ni. Adana’daki  yaşamımın belki de en güzel anılarını oluşturur o canlılık. Birinde film başlamıştır mesela…-Aaaa…Film başlamış! -Eh, o zaman haydi ötekine bakalım… – Şunda Yılmaz Güney’in filmi oynuyor, ona gidelim bence… – Yok yok ona gitmeyelim, ikinci film güzel değil. -O zaman, bakın Bahar’da ejnebi film oynuyor…Hem ikisi de güzel, ona gidelim!.. Acele gişeden bilet almalar…Teşrifatçı eşliğinde içeri girmeler, yer beğenmeler…Bu arada çocukluktan genç kızlığa geçişin verdiği hafif utangaçlıkla çevreyi çaktırmadan süzmeler…Aile bölümünde, en güzel yerde konaklama… Perdeye görüş açısını ayarlamalar… Uzun boylu biri öne oturduğunda yer değiştirmesi için ricalar… Söyleyemediğin zamanlarda nasıl perdeyi göreceğim sancısı…Erken başlayan filmlerden duyulan kakofoni…Film seslerinin adeta yarışırcasına her yandan gökyüzüne yükselmesi. Bu arada pırıl pırıl, bol yıldızlı bir gökyüzü…Film başlamadan ve film oynarken yanından  geçen; “- Soğuk ayraaan, meşrubat, kola, gazozzz!… Zaman Gazozuuu…Yok mu isteyen?…” ya da “- Günebakan…Eğlence isteyen?”, “ -Tazze tazze Antep fıstığı, fıstııık, tazze tazzeee…” sesleriyle satıcılar…Annemin ya da babamın henüz otuzlu yaşların verdiği enerji ve canlılıkla; -Bir şey ister misin? soruları… Kızkardeşimin çocuk arabası içinde,  arabanın önündeki demire sarılmış o çiçek aşısı izli -henüz küçülmemiş iz, taze ve kocaman!…- kolları, minik  elleri…Kimi zaman o demire dizili boncuklarla oynayışı…Meraklı bakışları, keyifli gülücükleri… Benim adeta bir genç kız edasıyla, bir yandan da küçük anne rolünde onunla ilgilenişim vs…

nURHAN tEKEREK 2

Yazlık sinemalarda geçirdiğim gecelere dair o kadar çok fotoğraf var ki dağarcığımda… Belki de zamanla, o sinemalar teker teker elimizden gittikçe, özlemin de etkisiyle olacak, pek çok geceyi de ben besledim, büyüttüm ve süsledim. Ama bir gecede iki sinemaya gittiğimizi çok iyi anımsıyorum. Film başlama saatlerini karşılaştırıp, bir filmi birinde, ikincisini ötekinde seyrettiğim zamanları. Sonra eve dönüşte kurulan hayaller, portakal bahçesi içinde iki katlı dede evinin o geniş damında, cibinlik altında gökyüzündeki yıldızları seyretmeler… Bütün o film kahramanlarımı tekrar tekrar hayal ederdim… Hiç bıkmadan!…Yıldızlar o kadar çoktu ki!…Her gece bir yıldızda buluşurdum onlarla…Özgürdüm…İstediğim yıldızı seçerdim…Ay’ı değil yıldızı seçerdim. Çünkü yıldızlar daha uzaktaydı… Her zaman bana Ay’dan daha gizemli ve büyüsel gelen yıldızlar…Çevre düzenini de ihmal etmezdim tabii…Bir yığın ayrıntı…tüm inceliği ve güzelliğiyle yerli yerine otururdu…Sonra uyuya kalırdım yıldızları yastık yaparak…

Ne çok film seyreder ve ne çok hayal kurardım o zamanlar…Bütün bunları o yılların Adana’sındaki onlarca yazlık sinemaya borçluyum…Artık anılardan günümüze, yani gerçeğe dönmenin zamanı geldi… Nerelerden nerelere geldik dedirten gerçeğe…

*******

Gerçekten sinemanın Adana’da çok önemli bir yeri vardır ellili yıllardan yetmişli yılların ikinci yarısına dek. Özgün ve çelişkilerle yüklü karakteristiğiyle sinemamıza elverişli bir kaynak oluşturmanın yanında, Türk Sineması’nda adeta bir yol ayrımı olan Yılmaz Güney sinemasının da beslenip güçlenmesine katkıda bulunan Çukurova ve Adana kentinde sinema çok renkli ve dinamiktir bu yıllarda. Ayrıca ellili ve altmışlı yıllarda, yoğun ilgiden ötürü sinemalarda abonman usulü bilet satışının yanında, karaborsa bilet satışına da sıklıkla rastlanmaktadır.

*******

Öte yandan Adana çelişkileri ve ikilemleriyle filmciler için çarpıcı bir malzemedir de. Bundan ötürü pek çok senaryoya esin kaynağı olmuş, ülkenin sorunlarını sinema diliyle aktarmada elverişli bir yöre olma özelliğini eskilerden bugüne korumuştur. Belleğimi şöyle bir yokladığımda; Yılmaz Duru’dan “İnce Cumali”, Fikret Hakan’dan “Cennetin Kapısı”, Türkan Şoray’dan “Yılanı Öldürseler”, Erkan Yücel’den “Bereketli Topraklar Üzerinde” gibi  filmler hemen aklıma geliverenler.

*******

Yılmaz Güney’in “Umut” filmi bir köşe başıdır sinemamızda. Yılmaz Güney sinemasının ve sinemamızdaki “Yeni Gerçekçilik” ve “Toplumcu Gerçekçilik” etkileşiminin de ilk basamağını oluşturan bu filmde; batıl inançlar ile yoksulluk arasındaki ilişki sorgulanırken, bu olumsuzlukları yaratan Çukurova’daki sosyal, ekonomik koşullar ve çelişkiler sergilenir film boyunca. Yılmaz Güney’in başlayıp Şerif Gören’in tamamladığı “Endişe”de de, yine pamuk işçilerinin zorlu yaşamları içinde geleneklerin baskısı işlenir. Roman ve öykülerine, doğduğu ve yaşadığı kent Adana’yı konu alan Orhan Kemal’den yapılan film uyarlamaları da buram buram Çukurova kokan ürünlerdir. Bu filmlerden en dikkate değer olanlarından biri “Bereketli Topraklar Üzerinde”de (Yönetmen: Erden Kıral) yine pamuk işçilerinin yaşam mücadelesi, işçileşen topraksız köylüler, sanayileşmeyle birlikte gündeme gelen işçi yaşamı konu olarak işlenir. “Eskici ve Oğulları”, “72.Koğuş”, “Murtaza” gibi filmler de Adana konulu diğer film uyarlamalarıdır.

*******

Anımsadığım bir başka Adana filmi de; 7. Altın Koza Kültür ve Sanat Festivali’nde (Eylül-Ekim 1993) En İyi Film Ödülü alan Memduh Ün’ün “Zıkkımın Kökü”. Bu fimde de bir öykü yazarının penceresinden, çocukluğunu geçirdiği o yılların Adana’sından bir kesit sunulur. Adana koşullarında yaşayan ve tüm yoksulluklarına karşın adeta bir derviş tevekkülüyle küçük mutlulukları yakalamayı başarabilen  bir aile ve yazlık sinemalarda çeşitli işler yaparak aileye katkıda bulunurken, sinema merakını da işiyle kaynaştırıp hazza dönüştürmeyi becerebilen bir afacanın yaşamı anlatılır. O yılların Adanası da fon olarak kullanılır.

*******

Salonlar : Cumhuriyet’in ilk yıllarından yetmişli yılların sonlarına dek vizyondaki en yeni yerli ve yabancı filmlerin tutup tutmayacağı Adana’da belli olur. Bu filmlere ev sahipliği yapan sinema salonlarından en önemlileri: Asri Sinema, Ünal Sineması, Tan Sineması, Alsaray Sineması ve Erciyes Sineması’dır. Sonraki yıllarda Lüks, Çelik ve Sun sinemaları da katılmıştır bunlara.

*******

Seksenli yıllarda, İnönü Caddesi’yle Ziya Paşa Bulvarı’nın kesiştiği noktadaki alanda çok katlı bir iş merkezine yerini bırakmak zorunda kalan o meşhuuur Asri Sinema… O kenarları dantelli pamuklu ya da ipekli mendilleri göz yaşlarımız için yanımıza almayı asla unutmadan, o melodramatik aşk öykülerini bir an önce izleyebilmek için koşuşturduğumuz Asri Sinema…Yalnızca film gösterimi değil, aynı zamanda tiyatro, operet ve halkevi etkinliklerine de ev sahipliği yapmış bir salondur Asri Sinema.

*******

Bir diş hekimi olan Bedri Bey tarafından satın alınan Türkocağı Sineması’nın, Mayıs 1931 yılından itibaren adı değiştirilerek, o dönemdeki “Batılılaşma ve Asrileşme” hareketinin de etkisiyle “Asri Sinema” adını alır.

Ellili yıllara dek Adanalı’nın sinema anılarını renklendiren diğer bir sinema da “Tan Sineması” dır. Abidinpaşa Caddesi’nde, bugünkü Merkez Bankası’nın yerinde olan bu sinema eski bir Ermeni kilisesinden bozularak sinemaya dönüştürülmüştür. “Yeni Sinema” adıyla da filmler gösterilen bu sinemanın sahibi; bir süre Türkocağı ve Alsaray Sineması’nı da işleten Baki Tonguç’tur.

Ener Ailesi’nden Raşit Ener’in sahibi olduğu “Alsaray Sineması” da, Cumhuriyet’in ilk yıllarından yetmişli yılların sonuna dek, Lale ve Elhamra adlarıyla da hizmet verir Adanalı’ya.

*******

Erciyes Sineması da 1949 yılında hizmete girer. Sinemanın açılışı dolayısıyla gazeteye verilen ilanda, sinemanın özellikleri konusunda şunlar söylenmektedir:

Yalnız Adana’nın değil, bütün Türkiye’nin en modern ve en son sistem tesisatlı Erciyes Sineması 29 Ekim Cumartesi akşamı açılıyor.

En muazzam filmleri Dünyanın En Mükemmel ve En Tabii Sesli R.C.A. Sinema Makinalarından Görecek ve Dinleyeceksiniz.

*******

Ayrıca, Halkevi Salonu olarak 4 Haziran 1940 yılında hizmete açılan ve bugün Büyükşehir Belediye Tiyatro Salonu olarak, çeşitli toplantıların ve meclis görüşmelerinin yanında, hem Adana Devlet Senfoni Orkestrası’na ve bir çok yerel tiyatroya, hem de turne topluluklarına, kısacası her tür etkinliğe hizmet vermekten yorgun düşmüş tiyatro salonunda da, zaman zaman Halkevi, altmışlı yıllarda kısa bir süre varlık gösteren Sinematek Kulübü tarafından, bazen de Sinema Günleri kapsamında filmler gösterilmiştir.

Burası geçmiş yıllarda 5 Ocak Meydanı'nın Kızılay Caddesi girişindeki gazete satış yeriydi. Kulübenin alnına Alsaray Sineması'ndaki haftanın filmleri yazılırdı.
5 Ocak Meydanı’nda gazete satış yeriydi. Kulübenin alnına Alsaray Sineması’ndaki haftanın filmleri yazılırdı.

Altmışlı yıllar yeni anayasa ve ardından gelen göreceli özgürlük ortamının da etkisiyle yerli film piyasasının hareketlendiği yıllardır. Sinemada toplumsallığın vurgulandığı ve var olan çelişkilerin gerçekçi bir üslupla aktarıldığı filmlerle, yerli salon filmlerinin, melodramların yoğunlaştığı yıllardır bu dönem. Sinema salonları bu yıllarda hızla çoğalır Adana’da. Artış yetmişli yıllarda da sürer. Ortadoğu’nun en modern sineması olarak lanse edilen Sun Sineması 1966’da hizmete girer. Sahibi yine Ener Ailesi’nden Cahit Ener’dir. “Batı Yakasının Hikayesi” adlı bir klasikle açılışını yapan modern Sun Sineması, doksanlı yıllarda balkonunu yitirmiş durumda hizmet sunmakla birlikte, adeta kötü yazgısını bekleyen bir salon konumuna gelir.

Yetmişli yıllarda merkezde Arı Sineması, Set Sineması, Sular Sineması, Güleröz Sineması, Park Sineması, Arzu Sineması gibi salonlarla birlikte semtlerde de pek çok sinema hizmete girer.

nURHAN tEKEREK 3

Prof. Dr. Nurhan Tekerek’in “Adana’da yaşam ve bugün

yalnızca bir yanılsama(mı?) olan “Adanalılık” başlıklı yazısı

Adana kentinin günümüze dek uzanan ve Türkiye’nin diğer bölgelerinde ender rastlanan ölçüde derin çelişkilerle dolu yaşam serüveni ilginçtir. Bu serüven içinde yaşam mücadelesi veren ve belki de bereketin nimetiyle esmerleşen, yüreği de güneşi gibi sıcak olan Adana insanı da, Anadolu insanı için de özgün karakteristik oluşturur. Bu nedenle Adana halkı göçeriyle, muhaciriyle, ırgatıyla, köylüsüyle, eşkiyasıyla, mücahidiyle, hacıağasıyla, kondulusuyla sıklıkla konu olmuştur romanlara. Esin kaynağı olmuştur yazarına, ozanına.

Coğrafyasındaki tüm insanları mutlu yaşatmaya yetecekken, tersine çelişkileri derinleştiren bire on veren o bereketli topraklar, bir zamanların turaç kuşlarının özgürce kanat çırptığı, o eteklerinde mersin, tepelerinde güzelim çam kokularıyla insanı esrikleştiren mor dağlar, o uçsuz bucaksız sıtmalı düzlük, toprağı beyaz altına dönüştüren o sarı sıcak nasıl yansımıştır Adana insanının ruhuna ve yaşamına?

Yaşar Kemal’in ephoslarında dillenen, Orhan Kemal’in öykülerinde, romanlarında eksen kahraman olan o Adana insanı nasıl gelmiştir bugüne? Ne kalmıştır geriye bugün o bıçkın, delikanlı, kara yağız, bir o kadar da özü sözü bir Adana insanından ve Adanalıdan? Ve yine bugün nasıl bir yanılsamaya dönüşmüştür o konuksever, o sıcak, o coşkuyla öfke arasında sık sık gidip gelen Adana insanı? Bütün bu soruların yanıtları Adana kentinin sosyal ve ekonomik sarmalında saklıdır. Bu tarihsel sarmal şöyle bir aralandığında “Adanalılık”ın da içi dolacak ve bir anlam ifade edecektir.

Tarihte, merkezle anlaşamayan devlet büyükleri ve aydınların sürgün yerlerinden biri olan Adana kenti 1878-80 yılları arasında zorunlu olarak valilik yapan şair ve devlet adamı Ziya Paşa’dan neredeyse yüz yıl sonra yine bir aydın-sürgün Sevgi Soysal’ın geçici ikametgahı olur. Yazarın yetmişli yıllardaki gözlemleri ve duyumsamaları acısıyla, hüznüyle bir Adana romanı çıkarttırır Soysal’a; “Şafak”. O yılların Adana’sını şöyle anlatır romanında Soysal: “… Adana kentinin, villalar, cennet benzeri bahçeler, tam lüks ve tam konforlu apartmanlarla bezenmiş merkezinden Öte Geçe’deki gecekondulara dek cömertçe paylaştığı tek şey parlak güneş ve mevsim yağmurları; berekete dönüşene kadar. Kenar mahallelerde bereketin yok izi; ne portakal, ne palmiye ağaçları, ne güneyin o güzelim çiçekleri, ne de kalın, etli yapraklı süs bitkileri…” .

8

Sonra Soysal Adana’nın o kargacık burgacık, çamur ve çukurla yoldaş sokaklarını dolaşır ve o gecekondularından birine girer: “ Mahallenin tek bereketi olan kalabalık odalarda başladı gece; yer sofrasındaki tencereye ortaklaşa uzanan kaşıklar, büyük küçük koparılan ekmekler, bol kırmızı turp, yeşil bir maydanoz ve soğanın lezzetlendirdiği büyük lokmalarla, yan yana serilen yer yataklarıyla, bekçi düdükleri, kahvelerden sokak aralarına taşan kavgalara, bekçi düdüklerine, usturayla parçalanan kötü kadın suratlarına, dostun evinde rakıyla başlayıp erkek dayağıyla biten aşk gecelerine, gecelerin en canlı durağı olan karakola alışıktır mahalle ” .

Çekim merkezi olması dolayısıyla Doğu ve Güneydoğu’yla birlikte İç Anadolu insanının da göç etmesi sonucu oluşan kenar mahalleler. Özellikle ellili yıllardan başlayarak sermaye birikimi sürecini tamamlayıp varsıllaşan insanların yaşadığı palmiyeli geniş bulvarlar. İşte bir Adana panoraması; Gecekondular ve apartmanlar diyarı Adana.

Adana Cumhuriyet’in ilk yıllarından seksenli yıllara dek uzanan dönemde, ülkenin hiçbir yerinde rastlanmayan ölçüde hızlı tarihsel, ekonomik ve sosyal değişimler sonucunda bu noktaya ulaşmıştır. Bu hızlı değişim, doğal olarak hem geleneksel kültürde, hem de kent kültüründe çözülmelere ve doku bozulmalarına neden olmuş ve iyileştirmesi giderek güçleşen komplikasyonlara yol açmış ve bir karmaşa yaratmıştır. Bu tarihsel süreç şöyle özetlenebilir:

– Öncelikle Adana halkının çoğunluğunu, zorunlu iskâna tâbi tutulmuş ve yerleşik düzene ancak 20. yüzyılın başlarında geçebilmiş göçebe Türkmenler oluşturmaktadır. Geleneğiyle, yaşam biçimiyle Adana ovasına inen bu kitlede bugün dahi kışlak ve yaylak kültürünün izleri görülmektedir.

Yakın tarihlerde Adana Büyükşehir Belediyesi'nin hizmet binası olarak kullanılan Adana Halkevi binasının 1952 yılındaki görünümü.
Adana Büyükşehir Belediyesi’nin hizmet binası olarak kullanılan Adana Halkevi binasının 1952 yılındaki görünümü.

– Ermenilerin bölgeden gitmesiyle farklı bir toprak düzeni oluşmuş, birden bire mal mülk sahibi olmanın getirdiği zenginlik ve ardından gelen yıllarda giderek hızlanan sermaye birikimi süreci, ne klasik anlamıyla burjuva, ne de kentsoylu denilebilecek kır kökenli zengin bir tabaka yaratmış ve bu tabaka kentin yaşam biçiminde belirleyici bir rol oynamıştır.

– Cumhuriyet öncesi “İttihat ve Terakki”yle başlatılan ve Cumhuriyet sonrasında da devam eden tarım politikaları sonucu Çukurova’da pamuk mono kültür haline gelmiş, bu durum da iş gücü gereksinimi yaratmıştır. Dolayısıyla Adana’nın kent yaşamında önemli bir öğe olan “Tarım İşçiliği-Irgatlık” ve ardından gelen sanayileşmeyle birlikte de “Fabrika İşçiliği” gündeme gelmiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana dalga dalga gelen bu ekonomik nedenli göçler sonucunda kente yerleşen bu kitle Adana yaşamında yine kendine özgü bir alt kültür oluşturmuştur. Ramazanoğlu Halil Paşa’nın deyişiyle Adana tam bir “Garibanlar Kenti” olmuş, kentin hızla değişen kültürüne bir de gecekondu kültürü eklenmiştir.

– Göçler sonucunda oluşan karmaşık kent dokusuna akıl sır erdiremeyen eski Adanalıların çoğu ve zenginleşenlerin bir bölümü de işleri gereği, altmışlı yılların ikinci yarısından başlayarak İstanbul’a göçmüşlerdir. Ayrıca kentin özellikle sosyo-kültürel yaşamında önemli bir itici güç olması gereken kent aydınları da, daha iyi varolabileceklerini düşündükleri İstanbul’a gitmeyi tercih etmişlerdir.

– Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne dek Adana’da, -her ne kadar bir sanayi kenti de olsa- üretim ilişkileri, kentin ve çalışan kesimin son derece aleyhine gelişmiş, bu durumda birbirinden kesin olarak ayrılan iki farklı yaşam biçimi oluşturmuştur. Dolayısıyla Adana, ancak nüfus yoğunluğu ve ekonomik hareketlilik açısından büyük kent olabilmiş, “kentleşme” bağlamında metropolleşememiştir.

nURHAN tEKEREK 4

Bütün bu sosyo-ekonomik süreç sonucunda Adana bir çeşit “Basamak Kent” konumuna gelmiş, derin çelişkilerle yüklü bu yaşam serüveni içinde yükünü tutanlar, ya da tutabilenler Adana basamağını atlayarak İstanbul’a ve diğer kentlere gitmeyi tercih etmişlerdir. Bu nedenle günümüzde; “Adanalı kimdir? Karakteristik özellikleri nelerdir?” sorularının yanıtlarını bulmak oldukça güçleşmiştir. Ancak yine de, Adana’nın tam bir serüven olan tarihsel süreci içinden süzülerek gelen bir takım özellikleri de yok değildir. Bu tipik özellikleri içeren gözlemlerden bir kaçını aktaralım. Kırklı yıllarda “Türksözü Gazetesi”nde, Adana için yazılmış bir köşe yazısına dönelim, Pierre Loti’nin deyişiyle “Türkiye!nin Kalbi Adana’ya: “… Fakat yalnız varlık yokluk, açlık tokluk meselesi değil mesele; misafir sevme, garipleri bağrına basma gibi ırkımızın en büyük hasletlerinden biri Adana her devirde övülegelmiştir. Evliye Çelebi de “Halkı da çok garip dostudur” diye anar. Adana’nın dillere destan olan garip dostluğu ağaçlara bile geçmiş. Şu su sömürür, saz kurutan bir ağaç vardır; Adana ziraat diliyle okaliptüs, memleket diliyle sıtma ağacı deriz. Adana’da ‘Garip dost ağacı’ diyorlar. Yaz aylarında Çukurova gurbetlerine düşenleri gölgelediği için… Baki Tonguç Arık, çok evvel yazılmış el yazması, adı belirsiz bir kitapta; ‘ Çukurovalılar çok misafirperverdirler, yalnız misafire birbirlerinin etini bile ikram edebilirler.’ Diye okumuş. Demek eski devrin Çukurovalıları da, garip sevdikleri kadar birbirlerini çekemiyorlarmış ” .

Bugüne kadar sosyal ve ekonomik koşulların belki de en az değiştirdiği Adanalı karakteristiğidir “Konukseverlik”. Ama madalyonun diğer yüzü de vardır: “Birbirini Çekememe”! Dışardan gelen insanı bağrına basar Adanalı, onu ağırlar, besler, büyütür. Kendi insanını da tüketir. Hani bir zebani fıkrası vardır: Cehennemde günah işleyen insanları gruplara ayırıp, içi pislik dolu çukurlara atmışlar. Her birinin başına da birer bekçi dikmişler, çukurdan çıkmak isteyenleri tekrar çukura itsin diye. Yalnız bir çukurun başında bekçi yokmuş. Bir gözlemci merak etmiş ve sormuş Zebani’ye; “Bu çukurun başında niye bekçi yok?” diye. Zebani yanıtlamış: O çukurda Türkler var. (kimileri de Türkleri’in yerine solcular ya da sanatçıları koyar.) Onlar için bekçiye gerek yok! Onlar zaten çukurdan çıkmak isteyeni kendileri bacaklarından aşağı çekiyor!… Bu fıkra rahatlıkla Adana insanına da uyarlanabilir. Adanalı aydınların, sanatçıların, yazarların kenti terk etme gerekçelerinden biri de belki Adanalının bu özelliğidir kimbilir!…

Ellili yıllarda hızlı kapitalistleşme sürecine giren Adana’da geleneksel değerler de sarsılmaya başlar. Ve yeni bir Adanalı insan tiplemesi ortaya çıkar. Artık Adanalının en önemli karakteristiği olan; yiğitlik, cömertlik, coşku, açık sözlülük, tahammülsüzlük, konukseverlik gibi değerler de değişmektedir. Her biri biraz İnce Memed, biraz Dadaloğlu, biraz Karacaoğlan olan Adanalının yerini, pamuk sayesinde birden zenginleşen eli tesbihli, başı fötrlü, altı şalvarlı, sonraları modern giyimli, gösteriş düşkünü, özü sözü birmiş izlenimi veren, biraz da espritüel Hacıağalara, yaşamlarını kürkleri, kristalleri, mobilyaları ve altınlarına indeksleyen sonradan olma Hanımefendilere, fabrikalarda emeğini olabildiğince ucuza satmak zorunda kalan sarı benizli İşçilere, koşullara uyamamanın getirdiği bunalımı önceleri kahve köşelerinde, sonraları birahanelerde “mavra atarak” atlatmaya çalışan İşsizlere ve bir zamanlar yeri göğü inleten Kabaydı Eskilerine bırakır.

Adana dışında, her nedense tüm Adanalılara yakıştırılan lükse aşırı düşkünlük, bol keseden harcama, büyük apartman dairelerinde oturma alışkanlığı, Amerikan mallarına hayranlık, Monte Carlo kumarhaneleri, barlarda-pavyonlarda har vurup harman savurma, kadına düşkünlük gibi gerçek bir kentliye yakışmayan, tersine kent kültürünü tahrip eden bu tür özellikler ellili yıllardan başlayarak ve giderek hızlanan zenginleşmenin getirdiği yapay ve özenti dolu bu mirasın kalıntılarıdır.

Her ne kadar Falih Rıfkı Atay kırklı yıllarda Adana için; “ Adana büyük tecrübeler, spekülasyonlar, ferdi ve mahalli buhranlar geçirmiştir. Sağlam tutulmuş yollarının artık zihinlere yerleşmiş olduğuna hükmolunabilir. Bol münevverli, uyanık ve heyecanlı Adana, devletin emellerine, burada, Anadolu’nun en refahlı mamur bölgelerinden birini yaratarak cevap verecektir ” diyerek umutlu ve parlak bir gelecek muştulasa da, göçler sonucunda hızla artan nüfusu, plansız ve zapt edilemez nitelikte çarpık büyümesi sonucunda Adana, sorunları çok bilinmeyenli bir denkleme dönüşen bir kent konumuna gelir. Belki de bereketin getirdiği o rahatlık sıcaklık, konukseverliğe, o cömertlik ve gurura, o yiğitlik ve can dostluğa, o delişmenliğe tutunmaya çalışan bir karakteristik haline gelmiştir Adanalılık. Bir yanılsamaya dönüşmüştür!…Öyle mi acaba?! Adana kentine, Çukurova’nın bereketli topraklarına değil, yalnızca insanına hafiften kırgın, yıllardır Adana’yla yarışmaya çabalayan bir başka kent taa Bursa’dan yazan Adanalı bir aydın olarak kendime soruyorum sürekli “Yoksa Adanalılık bir yanılsama mıdır?” diye… Bunun hesaplaşmasını yapmamın nedeni de yine Adanalılıktan kaynaklanıyor olsa gerek. Ne yaparsam yapayım, ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım ben bir Adanalıyım çünkü! Konstantin Kavafis’in dizeleri sıkıştığımda dökülüveriyor dilimden bu yüzden farkında olmadan;

Dedin, “Bir başka ülkeye, bir başka denize gideceğim.

Bundan daha iyi bir kent bulunur elbet

Yazgıdır yakama yapışır neye kalkışsam;

Ve yüreğim gömülü bir ceset sanki,

Aklım daha nice kalacak bu çorak ülkede.

Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam

Hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma

Yıllarıma kıydığım boşa harcadığım.”

 

Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın.

Bu kent peşini bırakmayacak

Aynı sokaklarda dolaşacaksın.

Aynı mahallede yaşayacaksın;

Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.

Bu kenttir gidip gideceğin yer.

(Konstantin Kavafis, Türkçesi: Erdal Alova- Barış Pirhasan)

***

Nurullah Ataç’ın anılarına kulak veriyorum bir yandan da…Ataç ellili yıllar Adanasını, bu garip dost diyarını şöyle anlatıyor Türksözü Gazetesi’nde;

“ … Neden seviyorum bu şehri? Güzeldir de onun için mi? Şimdi ben size: ‘ Adana İstanbul’dan güzeldir, İzmir’den güzeldir ’ desem elbette siz omuz silkersiniz de: Git işine! dersiniz bana. Hayır, Adana İstanbul’dan da, İzmir’den de güzel değildir; darılmayın! Amma insan mutlaka en güzeli mi, mutlaka güzeli mi çok sever? Ben Adana’yı gözümde şişirmeden: Güzelliğini, çirkinliğini aramadan severim.

En çok İstanbul’da, Ankara’da yaşadım ya, tuhaftır, en çok bu şehrin adamlarını tanırım. Bir yıl buraya bir arkadaşla gelmiştim, Nevzat’ı bulunca onu sordum, o arkadaş şaşırdı: Yahu sen bu Adana’nın bütün insanlarını tanır mısın? diye sordu. Adana’yı bu kadar sevişim belki de çok kimselerini tanıdığım içindir. Hepsini de sever miyim o tanıdıkların? Hayır, içlerinde kızdıklarım, belki nefret ettiklerim de vardır. Benimseyişim öyle sanıyorum ki bunun içindir: İnsan benimsediği, kendi şehri, kendi köyü sayacak kadar benimsediği bir yerde herkesi sevebilir mi hiç? Herhangi bir yerde kızdığınız, hınç duyduğunuz adamlar da yoksa, bilin ki siz orayı gerçekten, şöyle ta gönülden sevmiyorsunuz. Severim Adana’yı, benimseyerek severim. Her gelişimde de; ‘ Ya bir daha göremezsem! ’ diye bir üzüntüyle ayrılırım. Bunun için, sevdiğim için Adanalılara şunu söylemek istiyorum: ‘ Şehrinizin güzellikleri üzerinde durmayın, övünmeyin onun güzellikleri ile, daha çok çirkinliklerine bakın. Yarı yıkık sokaklarına, sizden büsbütün yıkmanızı dileyen sokaklarına, köhne, çökük evlerine bakın. Yıkın onları, yıkın, temizleyin ki açılsın, hava alsın, yenileşsin bu şehir! Güzelleşmesini sağlayacak her şey var onda; siz bu imkanları gerçekleştirmeye çabalayın’. Darılmayın bu dediklerime, sözlerim ne sizi gücendirmek içindir, ne de size yaranmak için. Yaşlandım, yaşlandığım için de bizden sonra geleceklerin bu yerleri daha güzel bulmalarını, bizim sevmemize şaşmamalarını diliyorum…”

Ne dersiniz, Adanalılık bir yanılsama ya da değil, Ataç’a katılmamız gerekmiyor mu?….

Prof Dr. Nurhan Tekerek, yazar için zor konuk!

“Neden” diye sorabilirsiniz. Şundan… Konuk sanatçı ve akademisyen olunca, yazara malzeme bırakmıyor. Nurhan Tekerek her şeyi düşünmüş, yazmış, söylemiş! Bu uzunca yazıda hiç olmazsa son sözü ben söylemek istedim. 22 Şubat 2016, Salı günü telefonla aradım. “Sayın Tekerek, yazı çok nostaljik kaldı. Son bölümde dün olmasın, bugün ve yarın olsun. Lütfen biraz daha yazın” dedim. Her zamanki inceliğiyle “peki” dedi ve akşama kalmadan gönderdi alttaki yazıyı…

*******

TESTEV

HEP UMUT’la KALMAK TİYATRO ve SANAT İle MÜMKÜN…

ÖYLEYSE YOLA DEVAM…

Prof. Dr. Nurhan TEKEREK

Neredeyse kırk yıla ulaşacak sanat ve tiyatro yaşamımda şimdiye dek öğrendiklerimden en önemlisi şudur: Sanat umuttur, Tiyatro Umuttur. Zordur, engebelidir. Soluk ister, yürek ister, dünya görüşü ister bu yüzden. Ama tiyatro ve sanat hep umudu da içinde taşır. Ve tiyatro vicdanları eğitir, duyguları inceltir, insana ve hayata dair farkındalığı arttırdığı gibi, toplumu ve bireyi zenginleştirir, güçlendirir. Böylece kimi zaman hayata katlanabilmenin yollarını sunar. İnsana ve hayata dair sorunları çözme yolunda umutlu kapılar aralar. Bu yüzden tiyatro asla geçmişe değil, geleceğe dönüktür. Geçmişi anlatsa dahi geleceği iyileştirmek, güzelleştirmek ve hayatı daha yaşanır kılmaktır temel amacı. Geçmişle geleceğin, eski ile yeni’nin, ak ile kara’nın, ölüm ve yaşam’ın mücadelesidir aslında tiyatro.

İşte başta tiyatro olmak üzere tüm sanatlarda var olan bu olmazsa olmaz görev-içerik-işlev-amaç benim de bütün tiyatro hayatımı şekillendirdi. Tiyatroya başladığımdan bu yana pek çok badire atlattım. Amatör tiyatro da yaptım, özel tiyatro da. Devlet kurumlarında da çalıştım. Pek çok yöneticiyle, farklı farklı koşullarda çalıştım. Ama tiyatro yapma çabamda hiç geri adım atmadım. Zaman zaman öne çıktığım, bazen de içime kapandığım, kimi zaman rölantiye aldığım dönemler oldu. Ama hep aklımda bu düşünce oldu: Tiyatro umuttur. Bu özelliğinden ötürü mutlaka ve mutlaka geleceği şekillendirmekte büyük katkısı vardır. Benim de uğraşım bu olduğu için ne mutlu ki bana, benim de geleceği şekillendirmekte katkılarım olacaktır. Tüm sorunlara rağmen gerek uygulayıcı, gerek bir eğitmen olarak yılmadan, yorulmadan tiyatro yolculuğuma devam etmeliyim. Hem de inadına etmeliyim.

Ekim ayında yitirdiğimiz ve tüm tiyatro yaşamımda büyük yeri ve önemi olan Nurhan Karadağ Hocam derdi bana: “Tiyatro bir savaş. Bizler birer tiyatro savaşçıyız. Yılmak, yorulmak yok. Zorlukları yaşayacaksın ama elbette aşacaksın, aşmasını öğreneceksin Tekerek Nurhan!” Şu anda öğretim üyesi olarak çalıştığım üniversite üçüncü üniversitem. Pek çok sorunla karşılaştım çalıştığım sürece. Ama bir biçimde aşmaya çalıştım sorunları. Öğrencilerime hep şunu öğrettim ben de: “ Evet tiyatro zor bir iş. Ama aynı zamanda tiyatro umut. Ya da tiyatro umudun çocuğu. Hep birlikte bu umudu büyütmemiz gerek… Başka da bir yolumuz yok! ” Kolay değil umudu besleyip büyütmek. Tiyatro ve umut arasındaki bu diyalektik ilişkiden mutlaka yeni bir sentez çıkacaktır. Ve o sentezi önce bizler, sonra seyirci yapacaktır. Ve işte o sentezin, geleceği inşa etme yolunda mutlaka katkıları olacaktır. Bu yüzden tiyatro iyidir ve tiyatronun iyisini yapmamız gerekir. Bunun için de tiyatronun bir disiplin ve aynı zaman da bir gönül ve yürek işi olduğunu bilmemiz gerekir. Yaptığımız işi asla küçümsenmemesi gereken, sıradan olmayan bir iştir. İşimizi iyi yapmalıyız. Evet, kendine özgü farklılıkları olan bir disiplindir ama topluca yapılır ve seyirciye yapılır. Yani insana mutlaka dokunmamız gerekir. İnsana dokunmamızın yolu da önce kendini, sonra insanı, daha sonra ülke insanını ve dünyayı-evreni tanımaktan geçer. Evet, işimiz, eylemimiz çok önemlidir. Ama bu önem diğer insanlara tepeden bir bakışı asla getirmemelidir. Çünkü bizlerin işi, yani tiyatro mutlaka topluca kotarılması gereken bir eylemdir. Dolayısıyla bizim en önemli eylemimiz insanı ve toplumu tanımak olmalıdır. Hep toplumun içinde olmalıyız, hep toplumla yan yana olmalıyız, hep insanla olmalıyız. Umut denen bir çocuk yetiştiriyoruz çünkü. Bu çocuk yani tiyatro, mutlaka insan gibi insan olmalıdır. Ne demektir insan gibi insan olmak: evrensel insani değerlere sahip çıkan ve dünyayı insana yakışır bir uzama dönüştürmeyi hedefleyen insan. O halde şimdiye ve geleceğinize sahip çıkın, sahip çıkalım. Yolumuz uzun, bir o kadar da engebeli. Ama biz bütün bu zorlukları, engebeleri aşma potansiyeline sahibiz. Eğer sanat ve tiyatro gibi bir eylemi gerçekleştirmeye karar verdiysek mutlaka güçlükleri aşacağız. Çünkü biz bu potansiyele sahibiz. Yeter ki isteyelim.

Bütün bu düşüncelerle üniversitede ki yaşamımda otuz yılı, tiyatro yaşamımda dokuz yılı olmak üzere toplam otuz dokuz yılı tamamladım. Hep tiyatro yapma mücadelesiyle geçen otuz dokuz yıl! Tiyatro, Sanat, Toplum, İnsan arasındaki yakın ilişki konusunda düşüncelerimi hep daha çok geliştirmeye, zenginleştirmeye çaba gösterdim. Çünkü tiyatronun, sanatın ne kadar güçlü bir eylem olduğunun hep farkında oldum. Bundan sonra da bu düşüncelerle yine tiyatro yolunda önce kendimi – ki ben hayatın en büyük öğretici olduğuna inananlardanım. Bu yüzden Brecht’in şu sözünü hep aklımda tutarım: Sanat En Büyük Sanat Olan Yaşama Sanatına Hizmet Eder. –  sonra öğrencilerimi, çevremi, insanı, insanlığı öğrenmeyi sürdüreceğim. Çünkü gelişmenin ve zenginleşmenin ömür boyu devam ettiğini düşünüyorum. Tiyatro hayatın tam da ortasında durduğuna göre tiyatroyu öğrenme ve öğretme eylemim de ömür boyu devam edecek. Yılmadan, yorulmadan, bıkmadan usanmadan. Çünkü tiyatro umudun çocuğudur ve ben umudun büyütülmesine kendimce katkıda bulunmaya gayret ediyorum.

RECAİ OKTAN’DAN SONSÖZ

Adana‘dan Dünya’ya Kapı Açanlar projem için yazmaya başladığımda, ortada temiz, nitelikli ve zengin insan malzemesi bulunduğunu biliyordum. Adana’dan Dünya’ya serpilen  İnsanlarımız, “değerbilmez” trendler ve trendleri yönetenlerce görmezden gelinmiş olabilir. Ne gam! Ben onları görüyorum. Hem de tüm gerçeklikleri, birikimleriyle. Bilgisayarımın başına geçtikçe yazacağım, siz okudukça arada bir bizim bile ıskaladığımız nice güzel insanı tanıyacak, zaman zaman “aaaa o da mı Adanalıymış” deyip, şaşkınlık ardından sevinç ve gurur yaşayacaksınız.

ANCAAAAK! YAZILARIMI OKUDUKTAN SONRA, ‘BENİ ISITIN, YAZARLIĞIMI ONAYLAYIN, ÖVÜN, GÜZELLEMELER YAZIN’ gibi niyetim asla olmadı. Benim tanışıp, Adana Tarihi’ne not düştüğüm yazı ve fotoğrafları, sizin dostlarınızın da görmesidir dileğim. O halde sadece bende ya da sende kalmasın, paylaşalım , okuyalım,okutalım…

Hepinize içten sevgiler… Selamlar.

About Kemal Gönüleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir