Pasarofca Antlaşması’nın etkileri Sergisi kapanıyor

Pasarofca Antlaşması’nın etkileri

Sergisi kapanıyor

Haber ve Fotograflar : Nihal Güres

Pasarofca Anlaşması’nın 300. Yılı dolayısı ile 10 nisanda açılan sergi 30 mayıs’ta kapanacak. Serginin kapanışı için bir kokteyl ve konser verildi ve tarihe damga vuran anlaşmanın izleri ve etkileri ilgi ile yeniden izlendi.

1715-1718 Osmanlı -Avusturya – Venedik savaşına son veren , Yukarı Sırbistan, Belgrad ve Banat yaylasının Avusturya’ya; Dalmaçya, Bosna ve Arnavutluk kıyılarının Venedik’e verilmesi, Mora’nın Osmanlılarda kalması gibi maddeler içeren, 1718 de imzalanan Pasarofça  antlaşması’nın, kültür, müzik ve edebiyatta geniş etkilerinin incelendiği ve belgelendiği sergi , açıldığı günden beri ilgi ile seyredilmişti.

1718 de imzalanan anlaşma 1730 yılında ki Patrona Halil İsyanına kadar devam ediyor. 3.Ahmet ve İmparator 6. Karl arasında imzalanan anlaşma ile halk ve devlet , savaşlardan uzak bir dönem yaşıyor. 1718 ve 1730 yılları arasında geçen bu dönem ‘Lale Devri ‘ olarak biliniyor. Bu dönemde, 3. Ahmet , hem veziri hem de damadı olan Nevsehirli Damat İbrahim Paşa , Batıyı örnek alarak bazı reform haraketlerine başlıyor ve bazı tarihcilere göre Batılılaşma kavramını başlatan anlaşma olarak adlandırılıyor.

Edebiyatta , müzikte , hem Avrupa’da hem de Osmanlılarda çok etkisi oluyor. Bu sırada Osmanlı devletine sürekli seyyahlar, araştırmacılar ilgi gösteriyor ve neredeyse tüm opera ve operetlerde ‘Türk Figürü ‘ kullanılıyor. Dönemde en ilgi çeken eserler, Oryantalist tablolar ve operetler, kapalı gişe oynuyor.

Bu anlaşmayla ilgili operetlerden biri de Johann Strauss‘ un ‘Çingene Baron’ opereti.

Hikayeye göre, Temeşvar Paşa savaşta yenilip kaçarken , kızını geride bırakıyor. Paşanın kızını -Saffi /muhtemelen Safinaz, – çingeneler büyütüyor. Ailesinden kalan toprakları geri almak için dönen Sandor Barinkay, hem topraklarını işgal eden domuz Tüccarı ndan kurtarır, hem de Paşanın kızını alıp mutluluğa ulaşır.

Tarihteki bu çok önemli anlaşmayı 300. Yılı dolayısı ile sergileyen Avusturya Kültür Ofisi , geceyi güzel bir konserle noktaladı.

Avusturya Kültür Ofisi’nin muhteşem salonunda Turumtay-Zaric ikilisinden , akordeon ve keman konseri dinledik. Yerel ezgiler den yola çıkarak , neşeli ve sürekli değişen melodileri ile salonu coşturdular.

Herkes barış antlaşmalarının ne kadar güzel bir şey olduğunu iyice hatırladı.

Bu anlaşma sırasında İngiliz diplomat Lord Edward Wortley Montagu‘nun eşi olarak 1717 – 1718 yılları arasında İstanbul’da yaşayan Lady Montagu, burada edindiği zengin deneyimleri ‘Orient’ten Mektuplar’ adı altında kitaplaştırıyor. 52 adet mektupta, 18. Yüzyıl Osmanlı hayatı hakkında önemli detaylar veriyor. İlk olarak 1719 yılında yayınlamış olan kitapta şu hayal kırıklığından bahsediyor ‘Imparatorun ikametgahı olma onuruna sahip olan bu şehir benim beklentilerim ile hiç uyuşmuyordu , beklediğimden çok daha küçük’

Demek ki o zamanlar Londra’da hayat daha eğlenceliymiş. 18. Yüzyılda ne kadar önemli şahsiyet varsa hemen hemen Hepsiyle görüşmüş ve mektuplaşmış. Osmanlı İmparatorluğu’nda tek başına dolaşır, çay ve simitten ibaret kahvaltısını Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nin avlusunda yapar, mektuplarını da orada yazarmış.

Birgün , Sultanahmet camiisini gezerken; tebdili kıyafet gezen 3. Ahmet ile karşılaşıyor. Kendisini tanımıyor fakat, burayı dedem 1. Ahmet yaptırdı deyince , Sultanla karşılaştığını anlıyor. Mektuplarında yazdığına göre, Sultan onu elmas koleksiyonunu göstermek üzere davet ediyor. Fakat Lady Montagu, daveti kabul etmiyor, bana adresinizi verin, ben size yazarım’ diyor. Sonradan adresi görünce saraya davet edilmiş olduğunu anlıyor, Sultan Sarayda kütüphane inşa ettirip mektupları beklerken kendisi İngiltere’ye dönüyor.

Belki de elmas koleksiyonuna bir göz atsaydı daha iyi anılarla imparatorluktan ayrılabilirdi.

Lady Montagu’nun mektupları halen çok okunan ve seyyahlara esin kaynağı olmaya devam eden bir kitap.
O dönem çok yaygın olan Çiçek hastalığını Türklerin Ceviz Ağacı yaprağı ile tedavi ettiğini anlatıyor. İngiltere’ye dönünce bu tedavinin kullanılması için çalışmalar yapıyor.

Türk kadınları için şöyle söylüyor’ Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluslarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya Zümrüt takinmiyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını , canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır”.

Yine bir mektubunda Türk kadınlarının güzelliğini öve öve bitiremiyor, saçları o kadar gür ki , her birinin saçında yüz tane örgü var, hem de hiç biri takma degil”

Kadınların kibar ve nazik olduklarını anlatıyor ve Beyoğlu’nda yaşayan insanların, Türkçe, Rumca, İbranice, Ermenice, Arapça, Farsça, Rusça, Slovenca, Almanca, Hollandaca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Macarca ve Eflakça konuştuğundan bahsediyor.

Demek ki o zaman da İstanbul bir Dünya kentiymiş. Bütün dilleri doğal olarak , aynı anda öğreniyor ve konusuyorlarmiş. Halbuki İngiltere’de yalnızca Fransızca ve İtalyanca bilenler kasım kasım kasılıyorlarmış.

Tarihten yapraklar, aç aç oku…

Gecmisimiźle, kültür katmanlarımızla iç içe yaşıyoruz, arada yeniden hatırlamak gerekiyor. Bize hatırlatan konsolosluga teşekkür ederiz.

*****

About Nihal Güres

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.