PADİŞAHIN KIR ATI – Öykü

 PADİŞAHIN KIR ATI – Öykü

M.Demirel Babacanoğlu Yazdı.

 PADİŞAHIN KIR ATI – Öykü

Padişahın çok sevdiği bir kıratı varmış. Canı, gözü, her şeyiymiş. Savaşa mı girildi, bir yere mi gidilecek, cirit mi atılacak, yarış mı yapılacak..  önceden biliyormuş. Padişah üstüne biner binmez, padişahın amacını, niyetini anlıyormuş.. Sanki bir hayvan değil, kanatlı bir kuş, olağanüstü bir varlık. Her şeyi biliyor, ona göre eşiyor, oynuyor, yürüyor, koşuyormuş! Şanı şöhreti, her yere yayılmış.. Duyan devlet başkanları, elçiler, görevliler atı görmeye geliyormuş, görünce de hayran oluyorlarmış, Tanrı nazardan saklasın diye de algış veriyorlarmış.  Ama ne de olsa canlı, kanlı bir hayvan, tökezleyecek de, sayrı da olacak, sonunda ölecek de? Öyle de olmuş.

Bir gün sayrılanmış at. Oraya buraya götürmüşler, ona buna baktırmışlar,  hayvan doktorlarına  göstermişler, iyileşsin diye çok çabalar harcamışlar, bir sonuç alamamışlar. Memleketin olçumlarını, sihirbazlarını, müneccimlerini toplamışlar, yine sonuç alamamışlar. Başka memleketlerden veterinerler getirtmişler, bakıtmışlar, umar yok, iyileşememiş at bir türlü.

Padişah kara kara düşünmeye başlamış.  Umarsızlık içinde kıvranıyormuş; nasıl etse de kıratı kurtarsa?  Son umar olarak, iyileştirse iyileştirse at bakıcıları iyileştirir düşüncesiyle baştan ayağa at bakıcılarını toplamış başına, ne yapıp yapıp atı iyileştirmelerini buyurmuş. “Eğer at  iyileşirse sizleri zengin edeceğim, yediğiniz önünüzde, yemediğiniz ardınızda olacak, iyileşmezse, kazara ölür mölürse, ölüm haberini getirenin boynunu vurduracağım” demiş.

Bu kez at bakıcılarını almış bir düşünce!  Ya at ölürse, ya birimizin kellesi giderse?  Hepsi seferber olmuşlar, canları pahasına bakmışlar ata… 

Aralarında  fısıl  fısıl mırıldanmaya, konuşmaya başlamışlar: “At değil mi, canlı değil mi elbet hastalanır da, ölür de. Her canlının sonu ölüm değil mi?  Bir gün biz de ölüp gideceğiz. Bu kaçınılmaz sondan kim kurtulabilmiş ki, at kurtulsun?”  Demişler.

Bir doğal gerçeği böyle vurgulamaya çalışmışlar ama, yine de padişahın korkusundan atın iyileşmesi için, ellerinden ne geliyorsa yapmışlar, ne biliyorlarsa, ne hünerleri varsa uygulamışlar; ama bir umar yok! Atın iyileşmesi şöyle dursun daha da kötüye gidiyormuş. Hiçbir ilerleme, iyileşme belirtisi olmamış, beklenen son gelmiş, at ölmüş.

Bakıcıları almış bir kara düşünce. Ölüm haberini kim verecek, kim söyleyecek padişaha? Biri çıkıp da ben vereyim ölüm haberini dese ne iyi olacak,  diğerleri kurtulacak. Böyle biri yok aralarında. Nerden çıkacak? Can tatlı, kim kimin canının yerine can verir?  Herkes kaçıyor bu sorumluluktan! Baş sorumlu, orta sorumlu, son sorumlu da kaçıyor…

Atla ilgisi, bilgisi  olmayan, deli demsek bir bakıcı varmış içlerinde. Her gün at bakıcılarının yanında oynar gezer dururmuş!  At bakıcıları onunla eğlenir, şakalaşır, dalga geçerlermiş. O da, bu eğlencelerden, şakalardan hoşlandığı için her gün uğrarmış,  atları severmiş. Bir gün yine uğramış at bakıcılarının yanına. Bakmış ki, at bakıcıları kendisiyle eğlenmiyor, şakalaşmıyor, hep düşünüyorlar öyle kara kara…  Merak edip sormuş:

“Neden benimle konuşmuyor, eğlenmiyorsunuz, şakalaş mıyorsunuz? Neden böyle kara kara düşünüyorsunuz? Bir sorun mu var?”

“Ah, ah” demişler,  “keşke bir sorunumuz olsaydı, çözerdik, at öldü efendi.. at öldü. Koca padişahın kır atı öldü gitti. Padişaha haber verecek bir kimse bulamıyoruz!”

Deli demsek adam; “Canım, kırat öldüyse ne var bunda düşünecek, üzülecek, at değil mi ölür ölür; sürürsünüz leşini bir dereye olur biter,  alt tarafı bir at değil mi? İnsan ölüyor.”

Hemen hepsi birden şap diye kapamışlar adamın ağzını.

“Öyle değil, padişahın canından bile çok sevdiği bir at bu. Ölüm haberini kim götürürse onun kellesini vurduracak… İçimizden biri çıkmıyor…  ölüm haberini götürecek, onun için düşünceli, endişeliyiz hepimiz!”

Deli demsek adam  hiç düşünmeden bunda ne var canım, “ben söylerim” demiş, “yeter ki beni huzura çıkarın… ” Bu yanıtı alan at bakıcıları içten içe sevinmişler, bir oh çekmişler, rahatlamışlar, “Ondan kolay ne var, çıkarırız seni huzura,  ama sana yazık olacak” demişler yüze piyaz!

“Bana yazık mazık olmaz” demiş deli demsek adam, “ yeter ki siz beni huzura çıkarın, ben padişahı göreyim, ona söyleyeceğimi ben söylerim…  gerisine karışmayın siz!”

“Tamam” demişler  bakıcılar, “madem ki öyle, bizden günah gitti.”

At bakıcılarının tümünün içini, içten içe bir sevinç kaplamış ama, deli demsek adama da belli etmiyorlarmış.  İçlerinden şıkır mıkır oynuyorlarmış… Deli demsek adamın olmadığı yerlerde de açığa vuruyorlarmış oyunlarını…

Günü gelmiş, bin bir hile, düzenbazlıkla deli demsek adamı padişahın huzuruna çıkarmışlar…

El etek öpmüş deli demsek adam.

Padişah sormuş.

“Söyle bakalım, derdin ne oğlum?”

“Padişahım” demiş, deli demsek adam, “senin çok sevdiğin bir kırat vardı ya?”

“Eeeeee ” demiş padişah, kırat lafını duyunca, hemen doğrulmuş, dikleşmiş, öfkelenmiş…

“Ne olmuş kırata?”diye çıkışmış.

“Bir şey olduğu yok padişahım !” demiş deli demsek adam.

Padişah, “Var var, bir şey olmuş kırata, çabuk söyle!”

“Padişahım” demiş deli demsek adam;

“Kırat yattı kalkmıyor!”

“Ayaklarını uzattı çekmiyor!”

 “Gözlerini yumdu açmıyor…”

 “Acep ne ola ki?”

Padişah kükremiş;

 “Bre melun, öldü desene şuna.”

“Yok” demiş, deli demsek adam, “ben öyle şey demedim, demem de; siz dediniz padişahım.”

Padişahın iki elleri koynunda kalmış. Kıratın öldüğüne mi yansın, kelle almadığına mı yansın! Ne yapacağını, ne edeceğini şaşırmış durmuş!

Ne olmuş dersiniz, sonuç?

Deli demsek adam kendini ve arkadaşlarını kurtarmış ölümden.

………………………………………………

Not: Yayın hakkı yazarınındır, izin alınmadan yayınlanamaz.

*****

About Kemal Gönüleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir