Köy Enstitülerinin yaprak dökümü

Köy Enstitülerinden bir yaprak daha düştü

M.Demirel Babacanoğlu

Eşi Naciye Hanım, Mahmut Makal ve ben Mart 2008, Adana

Köy enstitülerinden bir yaprak daha düştü. Mahmut Makal dünyamızdan ayrıldı. Birden doğmamışa döndü. (1930 Aksaray/ 10.8.2018 Ankara) Bizim Köy kitabıyla tanındı. Birçok kitap yazdı. ÜNECCO Ödülü aldı. Dergimiz Aykırısana’ta tanıttık. Her Ankara’ya gidişimde görüşürdük… Aydınlık verirdi çevresine. Son bir yıldır Hacettepe Hastanesi’nde yoğun bakımdaydı. Dünyamızdan ayrılışı yüreğime bir hançer sokulur gibi oldu. “ZULÜM MAKİNESİ” adlı kitabıyla anıyorum. Yeri İrem Bahçesi olsun, güneş eksilmesin üstünden. Ailesine, sevenlerine baş sağlığı diliyorum.

Şimdi bakalım

ZULÜM MAKİNESİ

Nasıl işliyor?

Günlerdir Mahmut Makal’ın kitaplarını gözden geçiriyorum.”Bizim Köy”e eklenmiş ünlü yazarların yazıları var. Ben onlara ne katacağım? Bu soru beynimi çiviliyor. Bunları gördükten sonra yazma diyeceksiniz! Ama kendimi denemeliyim değil mi?

Makal, şimdiye dek 28 kitap yazmış. Onu herkes “Bizim Köy”le tanıyor. “Makal” dendi mi “Bizim Köy”; “Bizim Köy” dendi mi, Makal gelir akla!

Düziçi İlköğretmen Okulu’nda okurken Varlık Yayınları arasında çıkan “Bizim Köy” kitabından Mahmut Makal adını öğrenmiştim. Kitap, ülkenin tüm köylerini anlattığı gibi bizim İncirgediği Köyü’nü de anlatıyordu! Aksaray’ın Demirci Köyü nere, bizim köy nere? Evde, anama, teyzeme okuduğum zaman, anam, teyzem, “Ulan o çocuk bizim köyü nerden biliyor” diyordu?

Makal’ı Edebiyatçılar Derneği (Ankara) kurultaylarına gidiş gelişlerimde tanımıştım. 26 Haziran 1999’da Ankara-Kızılay-Milli Piyongo Yönetimi yapısı salonunda derneğin olağan kurultayı vardı. Dingin duruşla, açık bir dille yöneticileri eleştirmiştim. Bana kalkışımlar oldu, Makal önde oturuyordu; kalkışanları durdurdu, teşekkür ettim.

Makal, Eti’lerden kalma bir anıt gibi geldi bana. Uzun boylu, dik duruşlu, bronz yüzlü, ödün vermez eleştirel bakışlı, boyun eğmez, güvenli… bir insan.

Kitapları çığlıklarla dolu.

Şimdi varoşlarda bu çığlıklar!

Köy Enstitüleri bu çığlıkları silecekti.

Egemen sınıflar değişmez baskılarını sürdürdüler.

İşleyecekleri dokuz suç karşılıksız kalacaktı!*

Atatürkçülükten ve Cumhuriyetten çekindiler. Güçlerini kullanmayı gizlediler. Cumhuriyet hükümetlerinde görev aldılar. Atatürk’ün ölümünden sonra açığa vurdular amaçlarını.

Aydınlanmacıları komünist diye diye yok ettiler! Düşünün! Geçmişte, bir ülkenin Cumhurbaşkanı “Bu kış komünizm gelecek” diyor. Nice kışlar geçiyor, gelmiyor! Nasıl bir şey, öcü mü, böcü mü bu komünistlik? Sovyetler yıkıldı, Romanya devrildi. Komünistlik serbest oldu Çok kışlar geldi geçti, gelmedi komünizm.

Sözlüğe, ansiklopedilere bakınız, nasıl bir şey bu komünistlik? Öğrenelim!

Komünizm: “Bütün malların ortaklaşa kullanıldığı, özel mülkiyetin olmadığı toplum düzeni. Bu düzenin kurulmasını amaçlayan siyasi, ekonomik, toplumsal düzen.” (Türkçe Sözlük, TDK y., 2005, Ank.)

Kamuculuk: “Komünizm anlamına gelir. Tarih boyunca değişik anlamlarda kullanılmıştır. Latince’de herkesin anlamını taşır. İlkel toplumlarda üyeler çalışırlar, elde ettikleri ürünü gereksinime uygun eşit paylaşırlar.Toplumlar gelişince iş bölümü ortaya çıktı, özel mülkiyetçilik doğdu. Kapitalizm belirdi.” (Materyalist Felsefe Sözlüğü, M.Resthalın, P.Yudın, çev. Aziz Çalışlar, Sosyal y., 1975, İst.)

Şimdi de karşıtlarına bakalım:

Kapitalizm: “Üretim araçları üzerinde özel mülkiyete ve ücretli emeğin sömürülmesi temeline dayanan siyasal düzen. Kronik işsizlik, kitlelerin yoksulluğu, rekabet ve savaş… özelliklerini taşır.” (agy)

Faşizm: “Finans kapitalin en reaksiyoner, en şöven, en emperyalist unsurların açık terörcü diktatörlüğüdür. Komünizme ve proleteryanın partilerine, işçi sınıfına, aydınlanmacılara en büyük darbe indiren düzen.” (Felsefe Sözlüğü, O.Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi, 1975, İst.)

“İtalya’da 1922…43’lerde etkinliğini sürdüren, meslek kuruluşlarına dayanan, devlet sınırlarını genişletmeyi amaçlayan, yetkinin tek parti elinde toplanması, demokrasi karşıtı düzen.” (Türkçe Sözlük, TDK y., 2005, Ank.)

Zaman zaman uyur gibi görünen Cumhuriyet karşıtları sindirimsiz yaklaşımlarla, aydınlanmacılara leke sürmeyi meslek edinmişlerdir. Komünizm diye diye ezme düzeneğinin yollarını açmışlardır.

Makal, “Zulüm Makinesi”** adlı kitabında bu verileri ortaya koymuştur. Köy Enstitüleri bu gibi düşüncelerin sonucunda kapatılmıştır.

Bir öğrenci hazırlamakta olduğu “Köy Enstitüsü” konulu tezi için ünlü ağalardan Kinyas Ağaya sorar: “Köy Enstitüleri kapatılmasaydı komünizm gelecek miydi ağa?” Ağa; “Yok oğlum yok, onlar komünizmi bilmezler, ben bilirim. Köylü uyanıyordu, bizim çiftimizi, çubuğumuzu kim sürecek, davarımızı kim güdecek, bizim hizmetimizi kim görecek diye korktuk. Demokrat Parti ile pazarlık yaptık, Köy Enstitülerini kapattık” diyor.

Kitapta kıyılan öğretmenlerin serüvenleri var. Belki de aydınlanmacıları Kayseri’de bir sinemada yakma denemeleri ilk kez o yıllarda yapıldı; sonra da Sivas-Madımak Oteli’nde gerçekleştirildi. Ne acı değil mi?

Ali Faik Cihan “Sosyalist Türkiye” adlı bir kitap yazdı diye işsiz aşsız bırakılmış, yıllarca mahkemelerde süründürülmüştür. “Kapitalist Türkiye” adlı kitap yazsaydı cebi para domacaktı belki de!(s.20)

1946’da MEB’nın başına Şemsettin Sirer getirilmişti. Bakınız neler olmuş? İsmail Hakkı Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğü’nden alınmış Talim Terbiye Kurulu Üyeliği’ne verilmiş. Yani ilköğretimle filan uğraşmasın, karanlıkta kalsın çocuklar. Ağanın davarını gütsün, çiftini sürsün hizmetini görsün, üfürükçülere, yatırlara inansın… Umurunda mı yönetenlerin?

Çok değil, elliye yaklaşırken yıllar, Şemsettin Günaltay Başbakanlığa getirilmiş. Sözde dinsel çalışmalara girilmiş hızla, okullara din dersleri konulmuş. Din üstünden siyaset yapanların yolu açılmış!(s.22)

1950’de DP ikdidara gelince hiç boş durmamış, kimi Atatürkçü, aydınlanmacıcılar, “komünist” damgası yemiş. İşçi hakları verilsin diyenlere de “Yoksa sen komünist misin” denilmiş! Tonguç, Bakanlık emrine alınmış. Suçu ne diye sormayın. 1943’te, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne yaptığı bir denetlemede Tarımbaşı İzzet Palamar’a, “Fantomara” adlı bir kitap armağan etmiş. (Tonguç, çantasında öğretmenlere armağan etmek için kitap bulundururmuş.) Vay sen nasıl kitap armağan edersin diye ver yansın etmişler, cezalandırmışlar!(s.24)

Hamdi Konur öğretmeni eskiler tanırlar. Ankara-Musiki Muallim Mektebi’nde müzik öğretmenidir; Cumhurbaşkanlığı Flarmoni Orkestrası’nda çalışmıştır. Bilimsel, sanatsal; yerli yabancı kitaplar, dergiler okumaktadır. Eh, okumak da cezasız kalacak değil ya polisler evini basarlar, okuduğu kitaplara el koyarlar, içeri alırlar, Yozgat Lisesi’ne sürerler, askerlikte çavuş çıkartırlar; Ayvalık Ortaokulu’na atanır, rahat bırakmazlar.*** (s.35-36)

Öğretmen kıyımı durmuş değildir, bugün bile sürüyor.

Adana’da ABD çavuşları, kızların bacağına el atınca halk ayaklanmış, ama kabak İsa Sarıaslan öğretmenin başında patlamış. Ali Dündar öğretmen, “Canavar Omar” adlı kitabı öğrencilerine önerdi diye Bakanlık emrine alınmış. Anamur’da Arif Şahin, Atatürk Gecesi İzlencesi sundu diye işten el çektirilmiş.(s.50) Şair Abdülkadir Bulut’un suçuysa TİP’i savunmak, Cumhuriyet, Milliyet, Akşam gazetelerini okumak. Ali Uysal, Mehmet Yiğit de aynı suçtan(!) yakayı ele vermişlerdir. Aydın’da Osman Karaca, İsparta’da İhsan Alkan, Simav’da Hasan Girit, Amasya’da Necdet Eren, Halis Keleş, Hami Eral, Burdur’da Ekrem Kabay, Afyon’da Talat Akgün… Komünizmin hışmına uğramaktan kurtulamamışlardır..

İşin aslına bakarsan her devirde öğretmenler kıyılıyor.

Cemal Gürsel döneminde, Üçüncü İnönü Hükümeti’nin MEB İbrahim Öktem, Sadık Göksu adlı öğretmeni işinden etmiş. Danıştayca aklanmasına karşın işine döndürülmemiştir.(s.61-63)

DP döneminde Tevfik İleri MEB olunca ilk iş olarak komünist avına çıkacağını söylemiştir. Bu avlanma, Pazarören Köy Enstitüsü müzik öğretmeni Veysel Arseven’in başında patlamıştır. Yedi ay yirmi gün tutuklu kalmış, aklanmış ama, görevinden istifa ettirilmiş. Ancak, İleri, Bakanlıktan ayrıldıktan sonra görevine dönebilmiştir.(s.64-65)

İlhan Alkan, İsparta-Keçiborlu Ortaokulu’nda görevliyken petrolümüzü kendimiz işletelim dediği için ağır cezada süründürülmüş.(s.80) Talip Apaydın üç yıl işsiz bırakılmıştır. Bakanlığın açtığı oyun yarışmasında birincilik ödülünü kazanmışsa da, Bakanlık ödül vermemek için yarışmayı yok saymıştır.(84-85)

Mehmet Başaran, öğretmene biçilen zulmü “Sürgünler” adlı şiirinde anlatmıştır. Şöyle:

“Behzat’ı Erzincan’a, Ömer’i Malazgirt’e sürdüler/Hâlâ açıkta kahrın ağır işçisi Talip/Düşünmeyi ve hayır demeyi öğretti diye/Edirne’den Hakkari’ye gidiyor/Ahmet Kaya Turan/ …” (s.110)

TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt’a da çok su içirmişlerdir diyarlardan! Bir mektubunda Cumhurbaşkanına “Sayın Başkanım, bu kıyıma uğrayan öğretmenlerin hepsi mi kötü” diye sormuştur. Ama sonuç, elde var sıfır.(s.112)

Dilerim bu kitabı okursunuz.

Dipnot:

Kaan Atilla, bir filmde, komutanlara şöyle sesleniyor; seni filan ordu komutanlığa atadım, işleyeceğiniz dokuz suçtan sorumlu değilsiniz …

** Zulüm Makinesi, Mahmut Makal, Güldikeni y., 4. bsk. 2002, Ank.

*** Bir Aydınlık Ağacı Hamdi Konur, Musa Uysal, Griajans y., 1998, Ank.

*****

About Kemal Gönüleri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.