“YILDIZLARA DOĞRU” Kendimizi Bulmak…

“Yıldızlara Doğru”

kendimizi bulmak…

Anibal GÜLEROĞLU Yazdı

İnsanlığın en önemli bilinmezliği, koskoca evrende toz tanesi kadar bile yer kaplamayan varlığımızın yaşam ve ölüm ikileminde gösterir kendini. Neden varız? Neden yok oluyoruz? Ölümden öncesi ve sonrası var mı? Evren nasıl oluşmuş? Dünyadan başka yerde yaşam mevcut mu? Sorular, sorular, sorular…

Tüm bu soruların üstüne sayısız bilinmezliği eklemek veya hiç sorgulamadan yaşayıp gitmek mümkün. Ancak insanlığın varoluşundan bu yana, nice bilimsel gelişime rağmen bunların cevapsız kaldığı; yaşamla ölüme tatmin edici bir anlam katılamadığı da bir gerçek. Muhakkak ki, dini öğretiler ve kimi bilimsel yaklaşımlar kendilerince açıklamalar getirmeye çalışmışlar akıl kurcalayan bilinmezliklere. Lakin varlığımızın bir nefesten öteye anlam taşımadığını, kesin delillerle ortaya koyabilmişler mi? Tabii ki hayır. 

Din kesimi yaratılış öğretisine sorgulamadan inanmanın manevi huzurunu sunarken evrendeki varlığımızı Büyük Patlama Teorisi’ne bağlamaya çalışanlar kozmik arka plan ışınlarını, tek bir noktadan çıkan güçlü patlamadan oluşan evrenin şişerek genişlediğini matematik-fizik üstünden gelişen formüllerle izah etmeye çalışırlar. Gel gör ki hepsi de sorularla deşilmeye çalışıldığında tıkanıp kalır ve ‘Bu böyledir. İstersen kabul et’ noktasında boşluğa düşerler. Tanrı’nın, insanları niye yaratmış olduğu ve bunun için neden sadece dünyayı mekân seçtiği tam açıklanamaz mesela. Keza Büyük Patlama’da patlayan nedir? Patlayan maddeyi kim yaratmıştır? Velhasıl insan yaşamının temeli bilinmezlikler üstünden yükseldiği için arayışlar bitip tükenmeden sürecek. 

Bu noktada insan bedeniyle yürütülen çalışmalar kadar uzayın derinliklerindeki yıldızların canlı barındırma ihtimalini irdelenme gereği çıkıyor ortaya. Nitekim çağlar boyu gözünü gökyüzüne ve uzayın derinliklerinde parıldayan yıldızlara doğru çeviren insanlık, geçmişinin ve geleceğinin burada gizli olduğunu varsaymış bir kere. Yani ‘Yıldızlara Doğru’ uzanarak kendini bulmaya çalışmış her şekilde!

Bundan dolayı da ‘‘Sanki dışına çıkılmaması gereken sihirli bir çemberin içerisindeymişiz gibi bu gezegende insan ırkını susturmak isteyen dar görüşlü insanlara ait fikirlerin aksine, günün birinde Liverpool’dan New York’a yaptığımız seyahat gibi aynı rahatlık, hız ve kesinlikle Ay’a, diğer gezegenlere ve yıldızlara seyahat edeceğiz’’ diyerek öngörüsünü dile getiren bilim kurgunun atası Jules Verne’den, günümüze… Bilim kurgu türünde eser üretenlerin en sevdiği konu olmuş uzaya dair öyküler. Sayısız kitap yazılmış, film çekilmiş uzaya ve oradaki yaşamlara dair. Nasıl ki, beyazperdede yerini alan ‘Yıldızlara Doğru/Ad Astra’ da bu tutkunun son halkası. Gelin birlikte bakalım, nasıl bir öyküyle taçlandırılmış dünyaya sığamayıp kabuğunu kırmaya çalışan insanlığın uzayda yaşam arayışı merakı…

‘DÜNYA YİYİCİ’ İNSANLIĞIN UZAYDAKİ YAŞAM ARAYIŞI

Dünya Dışı Akıllı Varlık Araştırması(SETI) dendi mi, ilk anda ‘Evren oldukça büyük bir yer. Eğer içerisinde sadece biz varsak, korkunç bir yer israfına benziyor’ sözünün sahibi Carl Segan gelir akla. Zira ödüllü televizyon dizisi ‘Cosmos/Kozmoz’un da sunuculuğunu yaparak dünya çapında tanınan Segan, astrobiyolojinin öncülerinden olmanın ötesinde SETI projesinin ilerlemesine büyük katkıları olan bir isimdir. Dahası müthiş(!) açıklamalarıyla medyaya zaman zaman malzeme veren Prof. Dr. Celal Şengör tarafından ‘Arkası boş bir adam ve sahtekârın teki’ olarak tanımlanarak ölümünden yıllar sonra ülkemizde dile düşmüştür. Fizik ve Astronomi dallarında üniversite eğitimi alıp doktora yapan, genetik bilim çalışmaları yürüten, Venüs gezegenine dair isabetli görüşler bildirip yolculuğun tasarımına katkıda bulunan… Harvard’ın ardından profesör olarak Cornell Üniversitesi’nde çalışan… Ve pek çok uzay araştırmasında emeği geçen biri artık nasıl arkası boş ve sahtekâr oluyorsa!

Neyse efendim… Biz şimdi fazla celallenmeyelim ve gelelim ‘Yıldızlara Doğru’nun içeriğini yorumlamaya. Lakin bu noktada da, öldüğü için cevap veremeyecek birinin arkasından boş konuşmaktan çekinmeyenlerin diline düşme talihsizliğine maruz kalan Carl Segan’dan kopamayacağız yine. Çünkü onun destekçisi olduğu Dünya Dışı Akıllı Varlık Araştırması bu filmin öyküsünün temelini teşkil etmekte.

Şöyle ki; Evrende kendilerinden başka canlı bulma arayışına yönelen ve dünyada sahip olduklarıyla yetinmeyen insanların gözlerini yıldızlara çevirdiklerine dair söylemle açılışını yapıp yakın gelecekteki tabloya odaklanan ‘Yıldızlara Doğru’, psikolojik rapor verme rutinindeki bir astronotun ‘Beni hiçbir şey etkilemez. Benim duygularım yok. Bu dünyada kimseye de bağlı değilim’ soğukluğu ve dünyadan kopuk ruh haliyle karşılıyor bizi. Uzaya doğru yükselen iletişim istasyonlarındaki tehlikeli görevini soğukkanlılıkla yürüten astronot Roy’un (ki kendisi Brad Pitt olmakta) uzaydan gelen yüksek enerji dalgasından dolayı yaşanan kazadaki yüksek düşüşünü vererek en kayda değer aksiyonunu gerçekleştiren film, Dünya’nın sonun getirecek gibi görünen bu dalgaların kaynağı üstünden dalıyor konuya. 

Duygusunu yansıtamadığı için sevdiği karısından olan ve çocuğu bulunmayan Roy, ‘çöpsüz üzüm’ olarak görülüp dalgaların kaynağını yok etme görevi veriliyor kendisine. Üstlerine ‘Hayır deme şansı olmadığı için’ görevi kabul eden Roy’un seçilmesindeki baş sebepse ‘baba’sı tabii… Soğukkanlı astronotluğundan ziyade babasından dolayı göreve yollanan Roy, Ay’dan Mars’a oradan da Neptün’e tek tabanca gibi koştururken amacı ne derseniz… Yıllar önce uzayda kaybolduğunu sandığı babasını bulup ona dair duygularını sonlandırmak ve onun gemisinden geldiği düşünülen ölümcül enerji dalgasını durdurmak. Roy’u bu hedefler doğrultusunda kullanan senaryonun asıl amacıysa, bu süreçte alt metinde yatan mesajcı yüzünü ortaya koymak. İçeriğin bundan sonraki gelişimini filme bırakıp kritiğine gelirsek…

‘Yıldızlara Doğru’ya tür açısından yaklaştığımızda, insanlığın başka gezegenlerdeki koloni çalışmalarını ve beklenmeyen bir tehlikenin bertaraf edilerek dünyanın kurtarılmasını konu alan bir uzay filmi olduğunu söyleyebiliriz ilk etapta. Yani alışılmış bir konunun Brad Pitt gibi sansasyonel bir isimle sunulmasından ibaret bir yapım! Lakin filmin iki saati aşan süresindeki ağır temponun ve çok dar çerçeveli konusunun ötesinde, alt metinlere indiğimizde buradaki asıl amacın başka olduğunu kavrıyoruz hemen. Baba rolüne yerleştirilen ve fakat yeterince değerlendirilemeyen Tommy Lee Jones ve refakatçi Albay rolüyle bir görünüp bir kaybolan Donald Sutherland ile çekiciliğini artırmaya çalışan yapım, günümüz insanlığının Dünya Dışı Varlık Araştırma çabalarına eleştirel yaklaşıp alttan alta mesaj vermek için yaratılmış adeta. 

20 yıllık araştırma sürecinde elde edilen sonuçlara bakıp ‘Birbirimizden başka kimsemiz olmadığını öğrendik’ diyerek Dünya’daki yaşam türünün tekliğine işaret eden filmin baş mesajı, uzayda yaşam aramak için harcanan paraların yersizliğini vurgulamak! Uzaya bakmak yerine kendimize dönüp birbirimizden medet umalım dercesine işlenen senaryo, bu yolla yıllar sonra birbirine kavuşan baba-oğul üstünden mesajını yolluyor dünyaya. İnsanları kırıp geçiren açlık, tedavisiz hastalıklar, doğa kirliliği gibi sorunlara çare bulmak için harcanabilecek bütçelerin uzayın boşluğunu keşfe akıtılması anlamsızdır diyor açıkçası! Tabii anlayana.

Duygusal katmanlarını soğukkanlılıkla gizleme başarısına sahip görünümdeki Roy karakterinin psikolojik yansımasıyla ‘aile’ bütünlüğünün önemine dikkat çekip babadan ayrı kalan çocukların ileriki yıllarda nasıl bir duygusal boşluğa düşeceklerini ve aileyi önemsemez hale geleceklerini işaret ederek ‘Aile iyidir’ diyen senaryoda bir diğer mesaj, Dünya Dışı Varlık Araştırmalarının Tanrı’nın varlığını sorgulatır hale getirdiği yönünde! Kendini bu varlıkları bulmaya adayarak ailesinden kaçan Roy’un babasının akıbeti aracılığıyla dini öğretilerin kabul edilmesi ve yaratılış konusunda başka arayışlara girilmemesi fısıldanıyor gibi. Neden olmasın?

Brad Pitt’in Roy karakteriyle senaryo akışının tamamına hâkim olduğu ve yan rollerin neredeyse görünmez kaldığı ‘Yıldızlara Doğru’dan açığa çıkan mesajlardan biri de, insanlığın gittiği her yerin içine edeceği yönünde! Öyle ki Ay’da kurulan yerleşim birimlerinin Dünya’dakilerden farkı yok… AVM’ler, kaykaylı gençler… Dünyada yaşamı yozlaştıran ne varsa cümlesi Ay’da da mevcut. Orada yaşayan insanlar yine koşturmaca içinde… Dahası ticaret üssü olan Ay’da hazıra konmak isteyen ve yolculara saldıran korsanlar da korku salıyor ortama. Keza Mars’ta da tablo iç açıcı değil. Velhasıl Dünya’nın dışında yaşam arayan ‘Dünya yiyici’ insanlık Dünya’yı mahveden ne varsa gittiği yere onu da taşır diyor ‘Yıldızlara Doğru’!

Uzayın yerçekimsiz ortamını seyirciye hissettirmek istercesine ağır bir tempoda ilerleyen ve Roy’un suskunlukla-psikolojik dışavurumlarla yansıyan davranışlarını da bu mantıkla ele alan yapımda, uzayda biyolojik deneylere tabi tutulan hayvanların nasıl büyük bir tehlike oluşturabileceği gerçeği de unutulmamış doğrusu. Yanı sıra Dünya’ya yönelik yok edici tehlikelerin de yine uzaylılar yerine bizzat insan eliyle gerçekleşeceği anlatılmak istenmiş.

Ay’a yolcu taşıyan uzay gemisinde fahiş fiyatla yiyecek-içecek satılmasını hâlihazırdaki hava taşımacılığına taş olarak yollayan… Şimdilerde cazip gelen uzayda koloni kurup ticari faaliyette bulunma hayalinin, gerçekleşme durumunda nasıl bir süre sonra cazibesini yitireceğini ve dünyadaki paspallığın aynen gerçekleşeceğini resmederek aslında uzaya gitmenin hiç de matah bir şey olmadığını anlatmaya çalışan filmde son vurucu mesaja gelince… Sermaye ve iktidar odaklarının kendilerine tehdit gördükleri her durumda nükleer silah kullanmaktan çekinmeyecekleri gerçeği… Yani nükleer silahlara sahip insanlık, Dünya’yı geçtim, uzaydaki gezegenlerin bile sonunu getirebilir! Kurtarıcılık da bahanesi olur.

SON TAHLİLDE: Evrende tek miyiz, tek olmamız evrenin yer israflığına mı işaret? Bilemeyiz ama… ‘Yıldızlara Doğru’nun hedefi, dünya yiyici insanlığın yaşam arayışına ışık tutmak ve bize kendimizi buldurmak! Bunu yapmak için de türüne ayrı bir boyut açıp duygusal derinliğe dalarak Dünya’ya dair mesajlarını sokuşturuyor. Brad Pitt’in seyirciye olayın duygusunu hissettiren performans yıldızlığıyla da iyiden iyiye farkını ortaya koyuyor… Ve abartıya kaçmayarak işin insani yönünü öne çıkartan efekt anlayışıyla da takdiri hak ediyor.

Nihayetinde ‘Yıldızlara Doğru’ deneyimini tavsiye edip ünlü filozof Sokrates’in ‘İnsan, Dünya’nın üzerinde – atmosferin üstüne ve ötesine – yükselmeli, çünkü yalnızca yaşadığı dünyayı tam olarak o zaman anlayacaktır’ sözüyle bağlayalım ‘Yıldızlara Doğru’ uzanışımızı. 

guleranibal@yahoo.com

www.twitter.com/guleranibal

*****

About Anibal Güleroğlu

İstanbul’da başlayan yaşamım, eski İstanbul'lu ailemden edindiğim kültürle, sanata yatkın bir biçimde gelişti. Müzik ve buz pateni amatörce ilgi alanlarım oldu. Birinciliklerle geçen öğretim yıllarımın üniversite ayağı, Boğaziçi’ni kazanmakla birlikte özel nedenlerden dolayı Marmara Üniversitesi’nde devam etti. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirmemin ardından hiç sevemediğim branşımda çalışmak yerine küçüklüğümden beri süregelen tutkum, yazmaya ve eleştirmeye yöneldim. İkinci üniversite olarak onur belgesiyle bitirdiğim Radyo-TV Programcılığı’yla perçinlenen sinema-televizyon tutkumun yanı sıra ön plana çıkmadan sürdürdüğüm habercilik faaliyetini daha sonra Yeniçağ Gazetesi’ndeki Ekran Arısı ve Sinema köşelerimden ismen yürüttüm. Yeniçağ Gazetesi’yle yollarımızı ayırdıktan sonra halen faaliyette olan sinematur.com’u kurdum. Milliyet.com.tr-TV sayfasındaki yazı yolculuğumu Ekran Arısı başlıklı köşemden sürdürürken kısa süreli olarak Hürriyet Avustralya Gazetesi’nde de köşe yazarlığı yaptım. Ardından Medyafaresi.com sitesinde de televizyon-sinema eleştirmeni olarak köşe yazarlığım başladı. Hâlihazırda Milliyet.com ve Medyafaresi.com’daki köşelerimden eleştirilerime devam etmekteyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.