Sıra dışılığın “MUCİZE”si…

Sıra dışılığın “MUCİZE”si…

Anibal GÜLEROĞLU Yazdı

Akıl yoluyla açıklanamayan, hayranlık veya korku uyandıran ve çoğu zaman ilahi bir güç tarafından gerçekleştirildiği düşünülen ‘Mucize’, geçmişten geleceğe, yaşamın içinde varlık bulmuş bir kavram. Öyle ki, gerçekleşmesinden umudu kesilen durumların çözüme ulaşma hali de dâhil olmak üzere, sıkça kullanılan bu sözcük bir şekilde hayatın içinde varlık göstermekte. Lakin herkesin ‘Mucize’ye bakış açısının aynı olmadığı da muhakkak. Kimi zorlukları aşmak için ruhani biçimde mucize arayışına girer, kimi de gerçek mucizenin kişinin kendi iradesinden kaynaklandığını düşünerek hareket eder.
Nitekim ‘Hayatı yaşamanın iki yolu vardır: Biri, hiçbir şeyin mucize olmadığını düşünmek… Diğeri, her şeyin mucize olduğunu düşünmektir’ demiş Albert Einstein. Anlayacağınız ‘Mucize’ sadece gerçekleşme şekliyle değil algılanma biçimiyle de yoruma açık popüler bir olgu. Bu popülerliği sayesinde de romanlardan kurgulara her daim malzeme yapılmakta. R. J. Palacio’nun çok satan romanından uyarlanan ve yapısal bozukluktan kaynaklanan sıra dışılığın cesaretle harmanlanmış varoluş mücadelesini anlatan ‘Mucize/Wonder’ de bunlardan biri.

YÜREKLERİ ISITAN BİR ‘MUCİZE’ ÖYKÜSÜ

‘Tabiat kanunlarına aykırı olay’ olarak da görülen, farklılıklardan kaynaklanan ‘Mucize’nin kurgulardaki karşılığı, çoğunlukla insan dışlanmışlığıyla paralel ilerleyen öykülerle varlık bulmakta. Bilim kurgu açısından baktığımızda ‘X-Men’ serisinin doğaüstü güçlere sahip oldukları için korkulan ve istenmeyen süper karakterlerini hatırlayabiliriz mesela. Yerli sinemamızdaki Mahsun Kırmızıgül imzalı ‘Mucize’ de bir başka örnek. Daha nicesi var bu konuda. Hepsi de kendince yansıtıyor mucizeyle dışlanmışlığın iç içeliğini. Stephen Chbosky yönetmenliğindeki ‘Mucize/Wonder’a gelecek olursak…
Beyazperdede yerini alan yapımın felsefesi, yaratılıştaki kusurların sevgi, sabır ve kabullenmişlikle nasıl ‘Mucize’ye dönüştürülebileceği üstüne! Bu felsefenin başkahramanı da, hikâyesini seyirciye anlatan Auggie… Onun filmdeki varlığı tam anlamıyla bir mucize. Çünkü kalıtsal hastalık olup yüz bölgesinde deformasyon yaratan Treacher Collins Sendromu sonucu farklı bir görüntüye sahip olan bu çocuğun çevresine kendini kabul ettirme mücadelesinde Jacob Tremblay’in sergilediği performans boyunu aşan ölçüde. Öylesine doğal sunuyor ki karakteri, insanı alabildiğine çekiyor kendine.

Esasen ‘Güzel ve Çirkin’deki Aslan Adam’ı da hatırlatan Auggie’nin öyküsü, dramatikliğin ötesinde seyredilmesi gereken bir yapım. Çünkü televizyondan iş dünyasına, sosyal medyadan ikili ilişkilere… Karakterden ve kişisel yeteneklerden ziyade fiziksel güzelliğin baş kriter olduğu günümüz dünyasına bir ders niteliğinde. Kendi durumuna karşı koydukça çevre tarafından daha da dışlanılacağı gerçeğini vurgulayarak ilerleyen öykü, köpeği dışında arkadaşı bulunmayıp beşinci sınıfa kadar sosyal etkileşime girmemiş olan ve kendisini dış dünyadan saklayan kaskıyla uzaylı psikolojisine bürünen Auggie’nin okuldaki kabul süreci ve ailesiyle-arkadaşlarıyla iletişimi üstünden tüm farklılıklara mesaj yollamakta… Ki bu farklılıklar ve dışlanmışlıklar arasında sadece fiziksel sıra dışılık değil ırkçılık-cinsel ayrımcılık da mevcut. ‘Hepimiz, görünüşümüz, kökümüz, cinsiyetimiz ne olursa olsun kendine göre meziyetleri bulunan insanız’ deniyor kısaca!
Julia Roberts ve Owen Wilson’ın ana-baba olarak geri planda bırakıp duygusal çözümlemeleri çocukların dünyasından aktarmaya ağırlık veren yapımda kayda değer bir başka detay, ‘Anne’ tanımında kendini göstermekte. Annenin, anne olduğundan dolayı herkesten daha iyi tanıyıp karar verebilme gücüne sahip oluşu vurgulanmış! Yani bu şekilde bir annenin sırf yavrusu olduğu için çocuğunun kusurlarını görmezden geldiği değil de, aksine onun iç dünyasını daha iyi anlayabildiği için çocuğunu başkalarından daha gerçekçi biçimde değerlendirip yönlendirebileceği gerçeği aktarılmış. Dolayısıyla aile-çocuk denkleminde gözyaşına boğucu, gereksiz duygu sömürüsüne gitmek yerine bilinçlendirici bir yol izlenmiş.

Aileyi, koruyucu-kollayıcı konumundan çıkartıp yüreklendirici kılan yorum tarzının bu meyanda çocuğa da kendi gücünü hissetme ve farklılığını itici değil, ilgi çekici hale getirme görevini yüklediği gerçeğinde ‘Mucize’nin asıl püf noktası da, çocuk bilinci olmakta! Bu bilinci motive edense ‘duyarlılık’… Tabii duyarlılığı tetiklemek için de bir kişinin cesurca davranması ve ilk adımı atması lazım. Filmde bu adımı Jack atıyor. Topluluklardaki sürü psikolojisi de o andan sonra devreye giriyor. Böylece dış görünüşüyle ‘çirkin’ bulunup alay edilen Auggie’nin aslında tüm bunları hiç hak etmediği gerçeği ve kişisel potansiyeli çıkıyor ortaya.
Öte yandan bu öyküde 27 kez ameliyat geçiren ve süper güç olarak ‘görünmezlik’ isteyen Auggie’nin, kendisini sıradan hissetmesine rağmen başkalarının davranışlarıyla sıra dışı hale gelip uzay kahramanı gibi algılanmaya başlamasının dışında bir başka dışlanmışlık duygusu daha mevcut… Auggie’nin ablası Via! Ailenin küçük kardeşe gösterilen ilgi yoğunluğu arasında kendini unutulmuş hisseden, bununla birlikte Auggie’den gelen duygusallıkla etkilenip bocalayan Via da sıradanlık arasında kendini fark ettirme çabasının yüküyle boğuşuyor. Bu ise bizi, mutsuzlukların sadece sıra dışılıktan kaynaklanmadığı gerçeğine götürüyor… Ki bu mutsuzluğun çözümünün de paylaşım ve önem verme duygularından geçtiği muhakkak!

SONUÇTA; Başkalarının hakkımızda düşündüklerinden ziyade bizim kendimizi nasıl gördüğümüzün önemli olduğu mesajını verip ‘Kim olmayı istiyoruz’ sorusunu kendimize sormanın önemini vurgulayarak öz eleştiriye kapı açan… İnsanları değerlendirirken dış görünüşleriyle değil karakterleriyle ve potansiyelleriyle ele almamız gerektiğini işaret edip toplumsal yaklaşımdaki yanlışların altını çizen ‘Mucize/Wonder’, büyükten küçüğe yürekleri ısıtan duygusal bir mucize. Çatışmacılıktan ziyade uzlaştırıcı bir dile yönelmesi de mucizenin gücünü daha iyi hissetmemizi sağlayan özelliği! ‘Mucize’miz bol olsun diyerek noktalayalım.
guleranibal@yahoo.com
www.twitter.com/guleranibal

*****

About Anibal Güleroğlu

İstanbul’da başlayan yaşamım, eski İstanbul'lu ailemden edindiğim kültürle, sanata yatkın bir biçimde gelişti. Müzik ve buz pateni amatörce ilgi alanlarım oldu. Birinciliklerle geçen öğretim yıllarımın üniversite ayağı, Boğaziçi’ni kazanmakla birlikte özel nedenlerden dolayı Marmara Üniversitesi’nde devam etti. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirmemin ardından hiç sevemediğim branşımda çalışmak yerine küçüklüğümden beri süregelen tutkum, yazmaya ve eleştirmeye yöneldim. İkinci üniversite olarak onur belgesiyle bitirdiğim Radyo-TV Programcılığı’yla perçinlenen sinema-televizyon tutkumun yanı sıra ön plana çıkmadan sürdürdüğüm habercilik faaliyetini daha sonra Yeniçağ Gazetesi’ndeki Ekran Arısı ve Sinema köşelerimden ismen yürüttüm. Yeniçağ Gazetesi’yle yollarımızı ayırdıktan sonra halen faaliyette olan sinematur.com’u kurdum. Milliyet.com.tr-TV sayfasındaki yazı yolculuğumu Ekran Arısı başlıklı köşemden sürdürürken kısa süreli olarak Hürriyet Avustralya Gazetesi’nde de köşe yazarlığı yaptım. Ardından Medyafaresi.com sitesinde de televizyon-sinema eleştirmeni olarak köşe yazarlığım başladı. Hâlihazırda Milliyet.com ve Medyafaresi.com’daki köşelerimden eleştirilerime devam etmekteyim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.