‘Sessiz Bir Yer’de sesin etkisi!

‘Sessiz Bir Yer’de sesin etkisi!

Anibal GÜLEROĞLU Yazdı.

Felaket senaryoları yaratmak, bunlar üstünden kurgular geliştirerek ilgi çekmeye çalışmak günümüz yöneticilerinin olduğu kadar sinema dünyasının da en çok rağbet ettiği yöntemlerden biri. Öte yandan insanların gerilim ve korku hissettiren içeriklere ilgisi de malum. Dolayısıyla yeni yapımlar üretmek isteyenler için felaket senaryolarına dayalı gerilimler sergileyen işlere yönelmek hayli akılcı bir davranış olmakta.

Nitekim türlü yaratıcılık performanslarıyla kendini göstermeye ve farklı bir tat vermeye çalışan böylesi pek çok iş mevcut. Beyazperdede yerini alan ‘Sessiz Bir Yer’ de bunlardan biri! Ancak dizilerle adından söz ettiren John Krasinski’nin yönetmen koltuğunda oturduğu filmi sıradan bir felaket-korku yapımı şeklinde değerlendirmemek lazım. Zira ilk bakışta dünyanın felaket sonrası halini, yaratık gerilimiyle buluşturan bir iş gibi algılanmaya müsait olsa dahi, özünde derinliği olan ve sesin önemini-etkisini hissettirerek türünde fark yaratan bir yapım.

Gerçek hayatta da karı-koca olan John Krasinski ve Emily Blunt’ın başarılı bir iş çıkarttıkları ‘Sessiz Bir Yer’, nereden ve nasıl kaynaklandığı belli olmayan bir yaratık tehdidinden dolayı insanlığın içine düştüğü felaket tablosunun 89. gününden açılışını yapıyor. Kulakları sese hassas olan kör canavarların sebep olduğu küresel katliamda hayatta kalabilmenin yegâne yolu, sessizlik! Yunan filozof Epiktetos’un dediği gibi, sessizliği korumak daha güven verici bu dünyada. Kazara ses çıkartan, anında beliren canavarlar tarafından yok ediliyor. Yaratıkların, tıpkı gerçek hayatla paralel, mevcut ortamda ses çıkartanları düşman belleyip yok etme ihtiyacı hissettikleri aşikâr.

Doğanın sesleri dışında ses olmadığı, hayatın durduğu böylesi bir dünyada üç çocuklarıyla birlikte varlık mücadelesi vermeye çabalayan Lee ve karısının roketle kurtulma hayallerine dalan küçük oğullarının gürültü çıkartan roket oyuncak konusunda söz dinlememesi ve ablasının oyuncağı almasına göz yumması nedeniyle ölüm şokunu yaşatarak başlangıcını yapan öykü, bu olaydan aylar sonra ailenin iç dünyasını en basitinden yansıtarak devam ediyor.

Hem engelinden, hem de kardeşinin ölümünden dolayı babasının kendisini dışladığını düşünen işitme engelli ablanın suçluluk duygusunu, oğlunu kucağına almayan hamile annenin pişmanlığıyla buluşturan ve böylece işgalci yaratıkların dışında ayrı bir dramatiklik yaratan senaryonun kırılma noktası da kızlarından dolayı işaret diliyle konuşmayı bilen bu aile fertlerinin kişisel duyguları oluyor zaten.

En acı çekilen anda bile gıklarını çıkartmayan bu insanlar üstünden zorlu ve baskıcı durumlarda suskun kalmanın güçlüğünü aktarırken, kurtuluşun sessizlikten değil de ses çıkartmaktan geldiği gerçeğini basit fakat akılda yer eden biçimde yansıtan ‘Sessiz Bir Yer’den çıkartılabilecek bir diğer mesaj, sessizliğe mahkûm edilenlerin içine düşürüldükleri gerilimi atabilmek için çıkartmak daha yüksek sesleri kendilerine kalkan yapmayı seçtikleri gerçeği… Ki bunu, baba ile oğlunun şelalenin sesinin kendi seslerini bastıracağına güvenerek çığlık atıp deşarj olmalarında çok etkili biçimde görüyoruz.

Tek başına doğum yapmak, üstelik tek bir ses dahi çıkartmadan ve etrafta dolaşan canavarlara rağmen bunu başarmak zorunda olan anneyle, kadının gücünü işaret eden filmde ayrıca çocukların ebeveyn sözü dinlememesinin nelere mal olabileceği, ne tür belalar açabileceği de ailenin kızı vasıtasıyla çok güzel işlenmiş.

SONUÇTA DİYECEĞİM O Kİ; ‘Sessiz Bir Yer’de sesin etkisi büyük! Başarılı atmosferlerle ve sessizliğin yarattığı gerilim duygusunu layıkıyla aktaran yönetmenlikle beyazperdeye taşınan… Oyuncuların rollerini en gerçekçi biçimde canlandırdıkları ‘Sessiz Bir Yer’ de bunu çok güzel hissettirmekte. Dolayısıyla ani gürültülerden, klişe sahnelerden ve yapay mekânlardan korku üretmenin ötesine geçmeyi becerebilen… Minimal konuşmalı varlığında, suskunluğun ağırlığını seyirciye aktarmayı bilen yapım için ‘Gerilim meraklılarına farklı deneyim olabilecek türden etkili bir film’ diyebiliriz rahatlıkla. 

Kötüler karşısında korkarak sessizliği tercih edenlere ders olma özelliği de ekstrası!

guleranibal@yahoo.com

www.twitter.com/guleranibal

*****

About Anibal Güleroğlu

İstanbul’da başlayan yaşamım, eski İstanbul'lu ailemden edindiğim kültürle, sanata yatkın bir biçimde gelişti. Müzik ve buz pateni amatörce ilgi alanlarım oldu. Birinciliklerle geçen öğretim yıllarımın üniversite ayağı, Boğaziçi’ni kazanmakla birlikte özel nedenlerden dolayı Marmara Üniversitesi’nde devam etti. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirmemin ardından hiç sevemediğim branşımda çalışmak yerine küçüklüğümden beri süregelen tutkum, yazmaya ve eleştirmeye yöneldim. İkinci üniversite olarak onur belgesiyle bitirdiğim Radyo-TV Programcılığı’yla perçinlenen sinema-televizyon tutkumun yanı sıra ön plana çıkmadan sürdürdüğüm habercilik faaliyetini daha sonra Yeniçağ Gazetesi’ndeki Ekran Arısı ve Sinema köşelerimden ismen yürüttüm. Yeniçağ Gazetesi’yle yollarımızı ayırdıktan sonra halen faaliyette olan sinematur.com’u kurdum. Milliyet.com.tr-TV sayfasındaki yazı yolculuğumu Ekran Arısı başlıklı köşemden sürdürürken kısa süreli olarak Hürriyet Avustralya Gazetesi’nde de köşe yazarlığı yaptım. Ardından Medyafaresi.com sitesinde de televizyon-sinema eleştirmeni olarak köşe yazarlığım başladı. Hâlihazırda Milliyet.com ve Medyafaresi.com’daki köşelerimden eleştirilerime devam etmekteyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.