Hayvan Mezarlığında Ölüleri rahat bırakmak lazım!

Hayvan Mezarlığında

Ölüleri rahat bırakmak lazım!

Anibal GÜLEROĞLU Yazdı

Yaşam ve ölüm… Nice soruyu cevapsız bırakan, yeri geldiğinde bilim ve inancı zıtlaştıran iki büyük gizem! Var oluşla yok oluş muammasında ağır basanın ‘ölüm’ olduğu muhakkak. Zira Franz Kafka’nın ÖIümün oIduğu bu dünyada hiçbir şey çok da ciddi değiIdir asIında’ sözüyle de vurguladığı üzere, ölümün varlığı yaşamdaki çabayı anlamsız kılmakta. Dolayısıyla türlü güzelliklerle dolu dünyayı, hırsın ve haksızlığın egemen olduğu bir yer haline getiren insanlar sanki ebediyen yaşayacakmış gibi davransalar dahi, ölüm herkesin kaçınılmaz sonu. Nasıl ki, Yeryüzünde hüküm süren kuvvet; hayat kuvveti değil ölüm kuvvetidir’ der Bernard Shaw.

Öte yandan insanların doğaüstü güçler, ölümden sonraki yaşamın varlığı, yeniden dünyaya gelme, ruhlar gibi mistik konular üstüne kafa patlatıp ölümün bilinmezliğine açıklama getirme tutkusunu da unutmamak lazım. Nitekim dinler ve inanışlar da, kendi öğretileri ve anlatılarıyla bu gizeme manevi bir rahatlatma getirmeye yönelik. Lakin ölüm konusuna hangi şekilde yaklaşılırsa yaklaşılsın, varılan ortak nokta, ölümü kabullenme kaçınılmazlığı.

Kısacası; bilinmezliği ve korkuyu içinde barındırarak herkesi kucaklayan bir konu, ölüm gerçeği… Hal böyle olunca da, korku ve gerilim kurgularının vazgeçilmezine dönüşüveriyor, ölümden hayata dönme mistisizmi! Keza beyazperdede, yeniden çevirimle bir kez daha boy gösteren Hayvan Mezarlığı/Pet Sematary’ filmi de böylesi bir gizemi dili döndüğünce anlatıp Ölüleri rahat bırakmak lazım’ demekte seyircisine.

HAYVAN MEZARLIĞI’ NDA TOPRAK KİRLİ

Beyazların tek hâkimi gibi davranıp üstünlük taslamayı sürdürdüğü bir dünyada yaşadığımız malum. Buna karşılık yaşamlarını, ‘Yüce Ruh’ ile doldurup doğanın dengesini korumaya özen göstererek varlıklarını sürdüren, kehanetlere çokça önem veren ve bütün dinleri ‘‘Tanrı’ya dönüş yolunda bastığımız taşlar’’ olarak tanımlayan Kızılderililerin öğretileri ve felsefeleriyle, modern dünyanın kötülüklerini ve yıkımını aşmak için rehber niteliğinde olduğu da bir gerçek. Lakin beyazların yok ediciliğine karşı koyamayan Kızılderililerin kendi yaşam alanlarından sürüldükler, kültürlerinin yok edilmeye çalışıldığı ve aşağılandıkları da ortada. Bunca kötülüğün lanetlenmediğini kim söyleyebilir peki? Hiç kimse.

Nitekim sayısız kovboy filmiyle ‘vahşi’ etiketine maruz bırakılan, özündeyse Amerikan tarihindeki vicdan meselelerinden biri durumunda olan Kızılderililerin laneti, 1983’te basılan Stephen King imzalı romandan Jeff Buhler’ın senaryosuyla uyarlanan Hayvan Mezarlığı/Pet Sematary’ filminin de temelini teşkil etmekte.

Şöyle ki; İlk kez 1989’da beyazperdede yer alan kurgunun özünde rastladığımız Kızılderili inancı, ‘Kutsal mezarlığa gömülen ölüler, kısa sürede yeniden hayata dönerler’ şeklinde kendini gösterirken aynı zamanda bu toprakların beyaz adama karşı lanetle kirletildiği mantığını yansıtıp toplumsal mesajcılığa da hizmet ediyor bir noktada. Kaba korkudan ziyade eleştirel söylemiyle düşündüren ve ölümü kabulleniş üstüne söylemiyle öteki dünyayı sorgulatmayı hedefleyen gerilim niteliğinde yaratılan ‘Hayvan Mezarlığı’na değinip, detaylara pek girmeden içeriğe bakarak bu hususu açıklayacak olursak…

Ormanın ürkütücülüğü ve orman kıyısındaki evin kanlı izleriyle açılan film, yaşam tempolarını düşürüp kendilerine ve çocuklarına zaman ayırmak isteyen Creed Ailesi’nin Ludlow’a taşınmasıyla başlangıcını yapıyor. Dr. Louis ve karısı Rachel, çocukları Ellie ve Gage ile yeni bir yerde olmanın ilk heyecanını yaşarken ilk korku duygusu da, aşırı hızla geçen kamyonun yarattığı şokla kendini gösteriyor hemen. Ne var ki, romanı okumayıp ilk filmi izlememiş olanlar bile bu kamyon geçişinin hayra işaret olmadığını kolayca anlıyor ve sahne maksadına ulaşamıyor pek.

Kırsal hayatın insan yaşamına katacağı artıları ve bir doktorun, büyük şehirlerdeki acillerin gece nöbetlerinde ne denli stres yaşadığını hatırlatan mini mesajcılık yapan senaryonun olayları geliştirmesi, ailesini böyle ıssız bir yere getirmenin mutluluğunu(!) yaşayan babanın yansıttığı rahatlığın, evin hemen yanı başındaki hayvan mezarlığıyla bozulduğu anda başlıyor.

Ölen evcil hayvanlarını gömen çocukların tablosundan ürkütücülük yaratmaya niyetlenen yapımın ilk kırılma noktasına gelince… Church adındaki evin uslu kedisinin ölümü! Böylece daha önceden ‘Hayvan Mezarlığı’nı görüp ölümü sorgulayan küçük kıza ne cevap verileceği sorunu oluşuyor ve bu olayı saklamak isteyen annenin çocukluk anılarının ürkütücülüğü çıkıyor sahneye. Tabii bir de Jud isimli komşu adamın maksadını aşarak kötülüğe zemin hazırlayan yardımseverliğinin doğuracağı olumsuzluklar giriyor devreye.

Bu noktada ‘Çocuklara ölüm gerçeği anlatılmalı mı yoksa yalanlarla geçiştirilmeli mi’ ikilemini sorgulayan yapım, hastalık-ölüm durumları karşısında küçük çocuklarını tek başına bırakan sorumsuz anne-baba olayının yaratacağı olumsuzlukları da gerilim için kullanarak ilerlerken seyircisini bir başka ikilemle karşı karşıya bırakıyor… Ölümden sonra Cennet veya başka bir şey var mı, yoksa her şey ölümle noktalanıyor mu?

Ancak omurga bozukluğuyla ürkütücülüğü yaratılıp hastalıktan korku doğurmaya yönelen akıştaki asıl vurucu detay, ‘Hayvan Mezarlığı’nı çevreleyen yüksek çitin ötesine geçilmesiyle gösteriyor yüzünü… Ve ‘Kutsal mezarlığa gömülen ölüler, kısa sürede yeniden hayata dönerler’ şeklindeki Kızılderili inancının hâkimiyeti başlıyor o andan itibaren… Tabii topraktan fışkıran lanet de!

Dr. Louis’in, bilimsel takılıp,  ölümden sonrasına inanmadığı için kulak asmadığı ‘Toprak kirli’ uyarısını satır arasında önemsizleştirerek veren senaryonun bundan sonrası yenilikçiliği hedefleyen bir bakış açısına sahip. Bu olayı belki bir adım yukarıya taşıyor ama senaryonun özünün basitleştirildiği de gözden kaçmıyor. Peki… Ailevi problemlere gömülü Creed çiftini, ölüm hususunda, dini inancın esnekliğiyle bilimin katı gerçekliği arasında bırakan akış, trafik kazaları ve ‘Hayvan Mezarlığı’ arasında yol alıp ölümden dönüşlerle gerilimini yaratmaya çalışırken senaryonun seyirciye verdiği mesajlar ne derseniz?

Gerçek şu ki; 2019 yapımı ‘Hayvan Mezarlığı’nda, orijinal eserin kurgusu da karakterleri de gereğinden çok değişime uğratılmış. Dolayısıyla 1989 tarihli filme kıyasla, gerek mesajcılık gerekse gerilim adına, daha yavan bir anlatım dili hâkim geneline. Özellikle karakterlerin kestirmeden yansıtılması ve finaldeki yeni yorum, detaylandırma ve duygu aktarımı açısından romanın orijinalitesini bozarak filmi, iyiden iyiye zombi gerilimine çevirmiş. Oysa romana baktığımızda, İncil’den alıntılarla bölümlerini oluşturan Stephen King’in ölümden dönüş olayını, Hz. İsa’nın büyük mucizesi sayılan Lazarus’un dirilişiyle özdeşleştirerek ele aldığını ve kirli topraklardaki tekinsizliği ürpertici biçimde tasvir ettiğini görebiliriz. 

Bu meyanda, Kızılderili Mezarlığı’ndan beyaz Amerikalılara yönelik lanetin arka planını vurgulamaktan olabildiğince kaçınan, gelişmeleri fazlasıyla hızlı ve gerilimi hissettirmekten uzak bir kurguyla ele alan yeni uyarlamadaki en bariz mesajın sıkça tekrarlanan ‘Bazen ölüm daha iyidir’ söylemi olduğunu ve kimsenin kendisini Tanrı’nın yerine koymaması gerektiğini belirtmekte fayda var.

Kızılderili Mezarlığı’nın hemen yanına ‘Hayvan Mezarlığı’ koyarak bu insanların Amerikalılar tarafından nasıl aşağılandığını da düşündüren filmde ayrıca doğanın işine karışılamayacağı, ölümün de yaşamdaki doğal son olduğu ve buna karşı çıkıp arayışlara yönelmenin geride kalanlar için kötü neticeler doğuracağı vurgusu da yapabileceğimiz çıkarımlardan.

SONUÇTA; ‘Hayvan Mezarlığı’, toprağın, yurtları gasp edilen insanlara yapılan haksızlıklarla kirletildiği ve onlar tarafından lanetlendiği gerçeğine odaklanıp ölüm olgusuna başkaldırıya ve ölümden sonraki zoraki dirilişin yaygınlaştıracağı ölümcüllüğe dayanmakta!

Anlayacağınız yönetmen koltuğunda Kevin Kölsch ve Dennis Widmyer’ın oturduğu ‘Hayvan Mezarlığı’nın son hali, aile boyu zombi hikâyesi türeterek, bireysel bencilliği toplumsal kurallara üstün tutmayı marifet sayan Amerikalı beyazlara ‘Size yapılan uyarılara kulak verin. Gerçekleri kabul etmek yerine burnunuzu doğanın ve kaderin işine sokmaktan vazgeçin. Yaratıcı pozisyonunu üstlenmeye kalkmayın’ diyor. Anlayan olursa!

Biz de, ölümü kurcalamak yerine yaşamı en güzel biçimde değerlendirmek gerektiğini işaret ederek, Sihasapa Kabilesi’nden bir sözle koyuyoruz noktayı… ‘Yaşam nedir? Geceleyin bir ateşböceğinin saçtığı ışıktır. Kışın, buffalonun soluğudur. Otların arasında koşan ve günbatımında kaybolan gölgeciktir’!

guleranibal@yahoo.com

www.twitter.com/guleranibal

*****

About Anibal Güleroğlu

İstanbul’da başlayan yaşamım, eski İstanbul'lu ailemden edindiğim kültürle, sanata yatkın bir biçimde gelişti. Müzik ve buz pateni amatörce ilgi alanlarım oldu. Birinciliklerle geçen öğretim yıllarımın üniversite ayağı, Boğaziçi’ni kazanmakla birlikte özel nedenlerden dolayı Marmara Üniversitesi’nde devam etti. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirmemin ardından hiç sevemediğim branşımda çalışmak yerine küçüklüğümden beri süregelen tutkum, yazmaya ve eleştirmeye yöneldim. İkinci üniversite olarak onur belgesiyle bitirdiğim Radyo-TV Programcılığı’yla perçinlenen sinema-televizyon tutkumun yanı sıra ön plana çıkmadan sürdürdüğüm habercilik faaliyetini daha sonra Yeniçağ Gazetesi’ndeki Ekran Arısı ve Sinema köşelerimden ismen yürüttüm. Yeniçağ Gazetesi’yle yollarımızı ayırdıktan sonra halen faaliyette olan sinematur.com’u kurdum. Milliyet.com.tr-TV sayfasındaki yazı yolculuğumu Ekran Arısı başlıklı köşemden sürdürürken kısa süreli olarak Hürriyet Avustralya Gazetesi’nde de köşe yazarlığı yaptım. Ardından Medyafaresi.com sitesinde de televizyon-sinema eleştirmeni olarak köşe yazarlığım başladı. Hâlihazırda Milliyet.com ve Medyafaresi.com’daki köşelerimden eleştirilerime devam etmekteyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.