Düşman yaratma masalı: MALEFİZ

Düşman yaratma masalı:

Malefiz

Anibal GÜLEROĞLU Yazdı

‘Hiçbir düşmanı ve hiçbir tehlikesi olmayan bir ulus çabucak mahvolabilir’ der bir Çin atasözü… Buradaki mantıktan dolayı olsa gerek, ta fi tarihinden bu yana sürekli düşmanlıklar yaratıp bunlar üstünden savaşlara koyulmuş toplumları yönetenler. Düşman yaratma masalcılığına inanan halklar da, düşmandan korunmak ve galip gelmek uğruna, memnuniyetle yer almışlar bu savaşlarda. Düşmanlıklar, savaşları; savaşlar, düşmanlıkları doğurmuş… Bu süreçte tepedekiler de daha bir heybetlenip yerlerini korumuş. Velhasıl düşman yaratma masalı, hükümranlık adına her daim geçer akçe olmuş. Gidenler dönmese de, kalanlar acılarını unutmasa da düşman masalcılığı hep tutmuş.

Öte yandan ‘masal’ deyip geçmemek lazım. Zira küçükten büyüğe her masaldan bir pay, her kıssadan bir hisse çıkartmak mümkün. Nitekim Robert Stromberg tarafından ‘Malefiz’e dönüştürülerek 2014’te beyazperdede yerini alan ‘Uyuyan Güzel’ masalı da, anlatılandan farklı bir bakış açısı yaratıp, cadının aslında kötü değil iyi olduğunu göstererek… Ve dahi kötü olarak sunulanların gerçekliğini sorgulamamız gerektiğini hatırlatarak çıkmıştı karşımıza. Burada görmüştük ki lanetin sahibi cadı, özünde hiç de kötü biri değildi. Sevgisi istismar edilen, âşık olduğu adamın hainliğini tadan bir kurbandı. Bu masalın üstünden dört yıl geçti ve düşman yaratma ustası insanların uydurduğu masaldaki kötü kalpli cadının aslında iyi taraf olduğunu söyleyen ‘Malefiz’ mücadelesi yeniden çıkageldi… Hem de ‘Kötülüğün Gücü’yle!

‘KÖTÜLÜĞÜN GÜCÜ’ HAYALİ DÜŞMANLA YÜKSELİYOR

Devam masalı niteliğinde beyazperdede yerini alarak Angelina Jolie ile Michelle Pfeiffer’i çarpıştıran ‘Malefiz: Kötülüğün Gücü’, tam anlamıyla gerçeklerin önemini ortaya koymayı hedefleyen bir içeriğe sahip. Gerçek aşkın gücü, gerçek kötü, gerçek kurtarıcı ve gerçek barış… Tüm bu kavramları, zıtlıklarıyla harmanlayarak öyküsünü yaratan ve oradan yaşamın gerçeklerine köprü kuran film, bu noktada tam da yalanlarla alevlendirilen karmaşalar ve çatışmalarla dolu dünyamızın ihtiyaç duyduğu türden bir masal niteliğine bürünmekte! Bu saptamamızı daha netleştirmek için filmin konusuna kısaca göz atacak olursak…

Moons ülkesinin büyülü atmosferine dalıp Ulstead Sarayı’na satmak için insan formunda mantar ve mezarlık çiçeği çalmaya niyetlenen üç kafadarın aksiyonuyla açılışını yapan film, geçmişteki kurtarıcılığıyla sevgi dolu yönünü açığa çıkartan ‘Malefiz’in insanların gözünde yeniden düşmanlaştırılma sürecinin anlatımıyla başlatıyor öyküsünü.

Malefiz’in sevgisinin gücünün ağızdan ağza aktarılırken dönüşüme uğradığı ve zamanla unutulup onun yeniden kötülüğün temsilcisi olarak anılmaya başladığı dönemde, tüm düşmanlıkları bitirecek ve gerçek barışı getirecek bir aşk çıkıyor ortaya… Malefiz’in kurtarıp himayesine aldığı Prenses Aurora ile Ulstead Prensi Philip’in aşkı!

Aurora’nın peri teyzelerinin ayarlaması ve Moors ahalisinin yardımıyla yapılan evlilik teklifinin ardından Ulstead Sarayı’ndaki yemek davetiyle gençler mutluluğa yelken açarken içindeki olumsuz duyguları baskılamaya çalışan ve ‘Her aşkın sonu mutluluk değildir’ diyen Malefiz faktörü giriyor devreye. Ancak kısa bir öfke nöbetinin ardından yelkenlerini suya indiriyor hemen. Böylece kızının geleceğini düşündüğü için kendi sivriliklerini yontmayı kabullenen, hatta gülümseme provaları yapıp boynuzlarını örtüyle gizleyen Malefiz, beklendiği gibi kötücül olmayıp, yüreği sevgi dolu gerçek bir anne modeli sergiliyor. Gel gör ki, barış adına gidilen Ulstead Sarayı’nda durum birden değişiyor. Kral’ın ve Prens’in iki toplumu kaynaştırma arzusu, Moors halkından topyekûn kurtulup tek egemen güç olmak için sinsi planlar yapan Kraliçe Ingrith eliyle sabote ediliyor. Bu noktada kullanılan yöntem, tatlı dil güler yüzle yapılan masalcılık oluyor. İyilik kisvesi altındaki savaşçı zihniyetin kötülüğü, barış arzularını hayali düşmanla bertaraf edip amacına ulaşırken Kraliçe’nin kışkırtıcılığına inanan Aurora’nın dahi suçladığı Malefiz ve halkı düşman ilan edilerek ‘Kötülüğün Gücü’nü tadıyor.

Şimdi bu özetin ardından, her yaştan seyirciye hitap etme kapasitesine sahip olan, filmin kritiğine geçersek…

İlk filmde erkek bencilliği ve ihanetiyle gelişen intikam hırsının gölgesinde kalan ‘Malefiz’in dünyası ve iyiliği, devam öyküsünde daha net gösteriyor yüzünü. Kötülüğün arka planına odaklanıp derinliğine inmemizi sağlayarak orada saklı tutulan iyiliği görmemize yol açan… Böylece iyilikle kötülüğü ilk etaptan kesin çizgilerle birbirinden ayırıp sorgusuz kabul etmek yerine mantıkla değerlendirme yapmamız gerektiğini öğütleyen… Tüm şeytanlıkların-düşmanlıkların temelinde kadın hırsının-kıskançlığının olduğunu çok net ortaya koyan… Savaşların erkeklerden ziyade kadınların kışkırtıcılığı ve gücü elde tutma sevdasından kaynaklandığını vurgulayan bir mesaj fırtınasını da beraberinde getiriyor.

Şöyle ki; Filmin ilk etapta fantastik bir masal gibi algılanmaya müsait olduğu muhakkak. Lakin derinlemesine bakıldığında ötekileştirmeye, ön yargılı olmaya, iyilik-kötülük kavramlarına ve yalan masallarla hayali düşmanlar yaratıp savaş çıkartma siyasetine dair gerçekçi mesajlar içerdiği apaçık görülmekte.

Dış görünüş itibariyle farklı olduğu için ‘öteki’ konumuna itilerek ayrımcılığa uğrama mağduriyetine masal dünyasından bakış atan yapım, bunu işlevsel kılmak için giysilerindeki beyazlıkla içinin karalığını örtmeye çalışan Kraliçe Ingrith’i seçmiş mesela. Böylece ‘cadı’ olarak tanımladığı Malefiz ve Moors yaratıklarına karşı insan ırkının üstünlüğünü ispatlamak için savaşın gerekliliğine inanan Kraliçe eliyle ötekileştirme sevdası salınmış ortama. Tabii bu vesileyle toplumlar arası düşmanlık yaratıp savaşlarına dayanak geliştiren ötekileştirme meraklısı yöneticilere de selam çakılmış. Bu süreçte ötekileştirilenleri yok etmek için onların içinden olanların bilgisinin kullanılması da ayrı bir yaşamsal gerçeklik!

Filmde ayrıca ötekileştirilerek dışlanan ve korkulması gereken cadı-canavar olarak görülen Malefiz’in gücünün arkasındaki yalnızlıktan da mesaj çıkartmamız mümkün. Onun bu kötücül sıfatlarla etiketlenmekten duyduğu hisler, karşı tarafa yaklaşımını daha temkinli kılıyor kuşkusuz. Böylece gerçek hayatta da haksız yere kötü olarak gösterilenlerin, kendilerini savunma bilinciyle alınganlaşıp öfkelenebilecekleri noktasına varıyoruz. Ne acı!

Fey denilen toplulukla Malefiz’in türünde tek olmadığını göstererek ve ‘Vaftizde görüşürüz’ diyerek devamına zemin hazırlayan filmde, tehlikenin genelde iyiliği diline dolayanlardan geldiği; yüzüne gülücük maskesi takanların iç dünyasının karanlık olduğu gibi ayrıntılar da var.

İlk filmdeki kötücül ve savaş yanlısı Kral’ın boşluğunu Kraliçe Ingrith ile doldurmaya yönelirken aksiyonun dozunu düşüren senaryodan açığa çıkan bir diğer mesaj, kadınların da en az erkekler kadar kötü, hırslı ve savaş meraklısı olabileceği yönünde. Bunu canlandırmak için de Kraliçe, kötülüğün ana kaynağı yapılmış; Kral ve Prens sükûnetle davranan barışçıl iyiler konumunda tutulmuş.

Bunun dışında Moors’taki türlerin farklılığını, ‘öcü’ yaratma fırsatı sayan Kraliçe’nin Ulstead halkının bilincine bu yolla korku işlediği yapımda iyiliğin kolayca unutulabileceği ve gerçeklerin dilden dile nasıl çarpıtılabileceği detayı da yer almakta. Nitekim sevginin gücüyle, Anka kuşu misali, küllerinden yeniden doğan ‘Malefiz’in geçmişindeki iyiliğin zaman içinde dönüşüme uğraması ve cadılık güçlerinin ‘tehlike’ olarak sunulmasında bu formülün etkisini görüyoruz. Dahası bu formül, günümüz dünyasında birbirinden farklı toplumları önyargılarla karşı karşıya getirip düşmanlaştıran ve bu yolla kendi egemenliklerini korumak isteyenlerin içyüzlerini de yansıtıyor bize.

Rengârenk fantezi atmosferinde masalla gerçek dünyanın harmanını sunan filmde doğanın ve içinde yaşayan fantastik yaratıkların iyiliği-saflığı temsil etmesine karşın, kalelerle çevrili şehir yaşamının içinde özünü kaybetmiş insanların kötülüğü-aptallığı resmetmesi de filmden gerçek hayata uzanan ayrı bir mesaj. Yanı sıra öpücükle uyandırma masallarına inanmamak yönünde söylem geliştiren ve gerçek sevginin her türlü kötülüğü aşabileceğini yansıtmaya koyulan içerikte, sevgisiz-çıkar odaklı evliliklerin içinde barındırdığı gizli kötülüğün yıkıcılığına da gönderme yapılmakta.

ÖZETLERSEK; İnsanların dikte edilen kötülüğü çabucak kabullenip onu yok etmek için körü körüne mücadeleye girişirken olan biteni sorgulama gereği duymadıklarını yansıtan ‘Malefiz: Kötülüğün Gücü’, kötülüğü iyilikle maskeleyenlerin egemen olduğu ortamda kötülükle itham edilenin ‘Ben kötü değilim, bir şey yapmadım’ demesinin hiçbir işe yaramayacağı gerçeğini yol haritası yapmış bir film… Öyle ki, gerçek kötülüğün açığa çıkması için ille de ölümcül ispat şart denmekte!

Savaş ile barış arasında dururken, iyilikle kötülüğü doğru değerlendirmemiz gerektiği yönünde mesaj veren yapımda en önemli detaysa, yönetenlerin düşman yaratma kurnazlığını ele alıyor olması! Bu noktada insanları savaşa sürüklemenin kolay yolunun ırkçılık üstünden sahte düşmanlar yaratarak korku salmak olduğunun altını çizen Kraliçe Ingrith karakterinin tavrı, gerçek yaşamla kıyaslama için tüm çıplaklığıyla karşımızda. Anlayan anlar… Anlamayan, ötekileştirme mantığıyla beslenen ‘Kötülüğün Gücü’nden doğan hayali düşmanlığın savaşçılığına balıklama dalar.

guleranibal@yahoo.com

www.twitter.com/guleranibal

*****

About Anibal Güleroğlu

İstanbul’da başlayan yaşamım, eski İstanbul'lu ailemden edindiğim kültürle, sanata yatkın bir biçimde gelişti. Müzik ve buz pateni amatörce ilgi alanlarım oldu. Birinciliklerle geçen öğretim yıllarımın üniversite ayağı, Boğaziçi’ni kazanmakla birlikte özel nedenlerden dolayı Marmara Üniversitesi’nde devam etti. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirmemin ardından hiç sevemediğim branşımda çalışmak yerine küçüklüğümden beri süregelen tutkum, yazmaya ve eleştirmeye yöneldim. İkinci üniversite olarak onur belgesiyle bitirdiğim Radyo-TV Programcılığı’yla perçinlenen sinema-televizyon tutkumun yanı sıra ön plana çıkmadan sürdürdüğüm habercilik faaliyetini daha sonra Yeniçağ Gazetesi’ndeki Ekran Arısı ve Sinema köşelerimden ismen yürüttüm. Yeniçağ Gazetesi’yle yollarımızı ayırdıktan sonra halen faaliyette olan sinematur.com’u kurdum. Milliyet.com.tr-TV sayfasındaki yazı yolculuğumu Ekran Arısı başlıklı köşemden sürdürürken kısa süreli olarak Hürriyet Avustralya Gazetesi’nde de köşe yazarlığı yaptım. Ardından Medyafaresi.com sitesinde de televizyon-sinema eleştirmeni olarak köşe yazarlığım başladı. Hâlihazırda Milliyet.com ve Medyafaresi.com’daki köşelerimden eleştirilerime devam etmekteyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.