AHMET ÜNDAĞ’dan BİR HİKAYE ; REİS

AHMET ÜNDAĞ’dan BİR HİKAYE ; REİS

Ahmet Ündağ Yazdı

Ahmet Ündağ1

REİS

Salih reis evden çıktı, sokak kapısının önünde bir an durup mahalleye baktı. Sokak boştu. Sokağa bakan pencerelerde de kimse yoktu. Üzerindeki sünnet entarisinin ön tarafını çekerek bir çadır gibi gerdi, ayağındaki şıpıdık terliklerle yürümeye başladı. Ayaklarını mümkün olduğu kadar yana açarak her adımda bir o yana, bir diğer yana evrilerek badi badi yürüyordu. Dışarıdan bakıldığında gerçekten komik bir görüntüsü vardı ama o bunun farkında değildi.

Salih reis mahallenin meydanına gidiyordu. Aslında meydan dedikleri yer, bir oduncunun hayli büyük olan arsasıydı. Kışın tepeleme odun dolu olan bu arsa, yazın boşalır, mahallenin on iki yaşına kadar olan çocuk gurubunun oyun alanı olurdu. Mahalle çok büyüktü. Kendi guruplarının dışında iki gurup daha vardı. Batıda milli mensucat fabrikası etrafındaki sokaklar, fabrika gurubu, doğuda teneke mahallesi denilen gecekonduların gurubu. Meydan kendi guruplarına ait olan sokakların ortasında olmasına rağmen, mahallenin ortak alanıydı. Tıpkı fabrika gurubunun sınırları içinde kalan millinin futbol sahası gibi. İşte bu meydanda toplanılır, takımlar halinde çelik çomak oynanır, karpit bombası patlatılır, diğer guruplarla taş harbi yapılırdı. Bugün reis seçimi vardı. Salihin bir yıllık süresi dolmuştu.

Daha dün sünnet olmuştu. Sünnetçi üç gün sonra pansumana geleceğini, o güne kadar yatması gerektiğini söylediği halde, şimdi o toplantıya gidiyordu. Kural gereği yeniden aday olmayacağını söylemek zorundaydı. Zaten hiçbir zaman reis olmak istememişti. Başından beri diğer guruplarla yapılan taş harbine karşıydı. Aynı mahallenin çocuklarıydılar, öyleyken birbirlerinin kafasını gözünü yarmalarının ne anlamı vardı. Bir de gece yarısından sonra kapı çalma oyunu vardı ki, Salih’e göre bu alçakça bir oyundu. Kapı tokmaklarına siyah bir ip bağlanıyor, sonra köşeye saklanıp ipi çekerek kapı çalınıyordu. Sabahın köründe fabrikaya, vardiyasına zavallı adam don gömlek kapıya çıkıyor, kimse yok. Beddua neye yarar, uykudan olduktan sonra… Gel gör ki, geçen yıl bu zamanlar yaşadığı, hatırladıkça içini ürperten o olaydan sonra, kendisini gurubun reisi olarak bulmuştu.

Okulun yaz tatiline girdiği günlerde, cehennem sıcakları da başlamış olurdu. O nedenle mahalle çocuklarının yapabildiği tek şey, evden bir somun ekmek alıp, sulama kanallarının yolunu tutmaktı. Yollarının üzerindeki tarlalardan biraz da domates, salatalık edinilirse, bundan iyisi şamda kayısı derlerdi. Akşama kadar yüzerler, gözleri kan çanağına dönmüş bir halde eve gelirlerdi. Akşam yemeğinden sonra, keklik bakkalın önündeki sokak lambasının altında toplanılır, yapılması gereken eylemler orada tartışılır, bir karara varılırdı.

O akşam Salih sokak lambasının altına geldiğinde, henüz kimse gelmemişti. Beklerken dudaklarında ıslıkla çaldığı bir melodi vardı. Birkaç gün önce yazlık ışık sinemasında Dany Key’in beş kuruş versene isimli müzikal filmini seyretmişti. O filmdeki hoşuna giden bir şarkının melodisiydi bu. Ama henüz olgunlaşmamıştı, bir yerden sonra devamı gelmiyordu.

O sırada meydanın oradan üç kişinin sokağa girdiğini gördü. Dikkatle baktığı halde, karanlıkta kim olduklarını seçemedi. Az sonra ilerdeki sokak lambasının altından geçerlerken tanıdı. Bunlar Kocavezir mahallesinin deveciler diye anılan üç delikanlıydı. Bütün kentte kıyıcılıklarıyla ünlüydüler. İyi ama bu saatte, burada ne işleri vardı. Kurallara göre bir mahallenin delikanlısı diğer mahalleye izinsiz giremezdi. Ancak mahalle reisinin izniyle misafir olarak gelirlerdi. O zamanda gereğince ağırlanırlardı. Peki bunlar ne demeye bu saatte gelmişlerdi.

O an ne yapacağını bilemedi. Etrafına bakındı, sokakta kendisinden başka kimse yoktu. Zaten delikanlılar da bulunduğu yere gelmişlerdi. Birden kendisini önlerinde buluverdi. Delikanlılar bir an durmuş, önlerine dikilen bu bir lokmalık velete anlam verememişlerdi.

Merhaba, dedi Salih. Dayı Musta’ya mı geldiniz?

Delikanlılar bir an birbirlerine baktılar. Sonra ortadaki bir adım öne çıkıp elini Salih’in omzuna koydu. Dudaklarının kenarındaki alaycı kıvrım Salih’in gözünden kaçmadı.

-Yooo, dedi. Kim o?

-Dayı Musta bu mahallenin reisidir. Demek tanımıyorsunuz. O zaman sizin mahalleye giriş izninizde yoktur. Öyle mi…

-Öyle…

-Peki ne işiniz var akşamın bu saatinde, bu mahallede.

Delikanlı bunun üzerine hafif eğilerek yüzünü Salih’e yaklaştırmış, bu arada canını acıtacak kadar da omzunu sıkmaya başlamıştı.

-Bak yeğenim dedi. Sen şimdi git, o dayı mıdır, ayı mıdır kimse reisiniz söyle de o gelsin. Tamam mı…

Belli ki Salih’i savurup kenara atacaktı. Gel gör ki, Salih’in elindeki kama kaba etine gömülüverdi.

Delikanlının gözlerinde acı karışımı bir şaşkınlık şimşek gibi yandı söndü.

-Anam dedi.

Olduğu yerde dönüp yere çöktü. Salih pire gibi, çevik bir çocuktu. Kamayı salladığı an kendisini iki adım geriye atmıştı bile. Aynı anda diğer iki delikanlının saldırmaları da onu sıyırıp geçmişti.

Birden bütün mahalleyi sarsan bir nara patladı. Delikanlılar ikinci hamleyi yapmak üzereyken, Dayı Mutsa yerden mi bitti, gökten mi düştü. Salih’le onların arasında dikilmişti.Elindeki saldırma, sokak lambasının zayıf ışığında çelik mavisi ışıldadı, kaşla göz arasında iki delikanlıda yere yıkıldı.

Dayı Musta’nın narası anında mahalleyi sokağa dökmüştü. Musta gençlere işaret etti.

-Bir faytona atın bunları, dedi. Hastahaneye bırakın.

Sonra büyülenmiş gibi olduğu yerde kalan Salih’i omzundan kavrayıp, keklik bakkalın dükkânına soktu. Bıçak hâlâ elindeydi. Dayı Musta,uzanıp aldı.

-Bu ne, dedi.

Salih anlamamış, şaşkınlıkla bakıyordu. Sonra gözleri bıçağa takıldı.

-Bu.. Bu elişi bıçağı. Hani okulda….

Musta güldü.

-Tamam… Tamam.. Gel otur şöyle.

Bu sırada keklik bakkal da elindeki bir bardak suyu Salih’e uzattı.

**** **** ***

Salih camlı kahveden içeri girerken tedirgindi. Dayı Musta’nın akşamki olaydan ötürü hesap soracağını, en azından azarlayacağını düşünüyordu. Öyle olmasa hemen ertesi gün neden adam gönderip kendisini çağırtmıştı.

Dayı Musta masasında oturmuş, önündeki hesap defterine bir şeyler yazıyordu. Onun girdiğini görünce;

-Gel yeğenim gel.. Hoş geldin, geç otur şöyle.

Salih baktı, düşündüğünün aksine yüzünde babacan bir gülümseme vardı. Gösterdiği yere oturdu. Musta önündeki defteri kapadı, ocağa seslendi.

-Şefik, bize iki çay ver.

Çaylar geldi. Dayı Musta;

-Seni dün akşamki olay yüzünden çağırdığımı düşünüyorsun değil mi?

Salih cevap vermedi. Başı önünde yalnızca kafa salladı.

-Biraz o da var ama, asıl mesele başka.

Salih merakla baktı.

-Senin kendi yaş gurubuna reis olmanı istiyorum.

Salih şaşkınlıkla dikeldi. Dayı Musta elini kaldırıp, onun bir şey söylemesine izin vermedi.

-Beni dinle,dedi. Cesur çocuksun amenna, ama dün akşam yaptığın sadece ahmaklıktı. Ben tesadüfen keklik bakkalda olmasam ölebilirdin. Gerçi bunun sende farkındasın ya, neyse… Mapusta bir Mestan ağa vardı. Bir gün bana şöyle demişti; “Oğlum, aklın yol göstermediği cesaret, sadece ahmaklıktır.” İşte senin yaptığın da aynen bu. Oysa sen akıllı bir çocuksun. Şimdi bir düşün bakalım. Dün akşam yaptığın bütün çocuklara örnek olacak. Hepsi yarış halinde aynı şeyi yapmak isteyecekler. Sen daha o an yaptığın yanlışı anladın. Peki onlar bunu anlayacaklar mı…

Sustu. Çayından bir yudum aldı. Salih’e bakıyordu. Salih başı önünde, yutkundu.

-Dayı ben…

Ne diyeceğini bilemedi. Dayı Musta yumuşak bir sesle devam etti.

-Salih’im, sen reis olacaksın. Onları akılla yöneteceksin. Senin başına gelenden onları uzak tutacaksın. Tamam mı…

Salih belli belirsiz

-Tamam, dedi.

Böylece Salih reis oldu.

*** *** ***

Mahallenin bütün çocukları meydanda toplanmış, guruplar halinde kendi aralarında konuşuyorlardı. Tedirgin bir hava vardı. Arada bir, kendilerinden ayrı tek başına sabırsız, sinirli volta atan deve Abdül’e bakıp, yeniden konuşmalarına dönüyorlardı.

Deve Abdül dedikleri Abdullah, Orada bulunan çocukların en irisinden hem enine, hem de boyuna iki kat daha iri adem azmanı bir çocuktu. Mahalleye altı ay önce Karaisalıdan gelmişlerdi. Söylendiğine göre, orada her yıl yapılan karakucak güreşlerinde kendi yaş gurubunda şampiyondu. Şimdi de reisliğe adaydı.

Salih’in geldiğini gördükleri an, sanki “ tıp “ denmiş gibi bir anda susmuşlardı. Çünkü o güne kadar onun o yaşta sünnetsiz olduğunu hiç biri bilmiyordu. Bu nedenle de aralarında sarakaya başlamışlardı. Çipil Mehmet; Bence sünnetçi özel bir ustura kullanmıştır diyordu. Onu Tayyar yanıtlıyordu; Yok be oğlum, ustura ne yapsın ona. Bence yangın baltası getirmiştir.

Hemen Salih’in etrafını çevirdiler. Salih gülerek onlara baktı.

-Ne o, dedi. Birden dut yemiş bülbüle döndünüz. Benimle dalga geçiyordunuz değil mi?...

-Yok be reis, nerden çıkardın..

-Ayıp ettin ama reis. Gerçi sünnete şaşırdık ama…

-Uzun hikâye, sonra anlatırım. Bu vaziyette niye geldiğimi merak ediyorsanız, söyleyeyim. Aday olmadığımı açıklamak için. İşte hepinizin önünde resmen söyledim. Hadi kolay gelsin.

-Ben beklerim.

Abdül’ün sesiydi. Dönüp baktılar, Abdül gelerek Salihin önünde durdu.

-Mesele sünnetse, ben beklerim. İyileştiğin zaman…

Salih sözünü kesti.

-Duymadın galiba, aday olmadığımı söyledim. Hadi eyvallah.

Dönüp gidiyordu ki, Abdül karşısına dikildi.

-Olmaz.

-Neymiş olmayan?

-Başka aday yok.

-İyi ya işte. Sen aday değil misin… Başka aday yoksa reis sensin.

-Olmaz.

Salih bir an suskun kaldı. Sonra Abdül’ün gözlerinin içine baktı.

-Senin derdin ne?

-Ben reisliği bileğimin hakkıyla alırım. Madem başka aday yok, sen reissin, seninle kapışacağız. Ben beklerim.

-Git işine be…

Gitmek üzere arkasını dönmüştü ki, bir el omzundan kavradı.

-Bekle dedim.

Zaten iki yana ayrık bacaklarıyla dengesiz duran Salih, Abdül’ün çekmesiyle kıç üstü yere düştü. Düştüğü yerde yüzü acıyla gerildi. Sünnet entarisinin önünde hafif bir kızıllık belirdi, sonra yayılıp büyümeye başladı.

Çocukların hepsi, olup bitenden şaşkın, donup kalmışlardı. İlk kendine gelen Tayyar oldu. Abdül’ü iterken “ çekil şurdan” diyerek Salihe koştu.Diğerleri de yetiştiler, Salih’i kaldırıp, adeta kucakta eve götürdüler.

Sünnetçi, kurumuş kanla yapışmış sargı bezini ne kadar yumuşatmaya çalışsa da, sökerken Salih sargı bezi değil de, ciğerleri sökülüyor zannetti. Sonunda pansuman bitti, o pudra gibi sarı tozdan bolca serpilip yeniden sarılınca, sünnetçi gözlerinin içine bakıp;

-Bana bak, dedi. Bir daha olursa kurtaramam, kökünden düşer. Anladın mı… Günah benden gitti. Üç gün kıpırdamayacaksın.

Ardından top patlaması gibi bir kahkahayla kapıdan çıkarken söyleniyordu.

-Kökünden ha, unutma kökünden, diyordu.

Sünnetçinin arkasından kapıda Dayı Musta göründü.

-Geçmiş olsun yeğenim.

Salih onu görünce toparlanmaya çalışırken, Dayı Musta yetişti.

-Dur hele dur… Sünnetçiyi duymadın mı, kökünden… kökünden…

Salih gülmeye niyetlendi ama, yüreği acıyla buruldu. Dayı Musta bir sandalyeyi yatağın kenarına çekti, oturdu. O sırada Salih’in annesi elindeki tepside kahve ve bir bardak suyla içeri girdi. Musta ayaklandı.

-Niye zahmet ettin ve be abla…

-Hele… Hele… Ne zahmetiymiş o.

-Eline sağlık abla, sağol.

-Afiyet olsun.

Annesi çıkınca, Salih’le Dayı Musta göz göze geldiler.

-Eee, dedi Musta, durum nedir?

-Çocuklar anlatmıştır Dayı.

-Anlattılar elbet. Reisliği bırakmışsın öyle mi?

-Öyle ama, durum değişti.

-Nasıl yani?

-Ben de seninle bunu konuşacaktım. Bu çocuğun sadece kaba kuvveti var, ama bir lokma aklı yok. Reislik yapamaz.

-N’olacak peki?

-Bana bekleyeceğini söyledi. Beklesin… Hazır olunca gerekeni yapacağım.

-Reisliğe devam yani.

-Hayır. Dayı biliyorsun ben reisliğe baştan da karşıydım. Ama o zaman sen haklıydın. Tamam dedim. Ben görevimi yaptım. Aslına bakarsan çocuklar da benden pek memnun değiller.

-Nedenmiş o?

– Neden olacak, bir sürü yasak koydum. Yasaklardan kim hoşlanır ki… Mesela taş harbi yasak. Halbuki en heyecan duydukları şey o. Kapı tokmağı çalmak yasak. Sabaha kadar uykusuz bıraktıkları zavallı adam, sabah makinanın başında uyurda, elini kolunu kaptırır diye düşünmüyor ki. Onlar yaptıklarını anlatıp, gülmeye bakıyorlar. Senin kahveye koyduğumuz kitaplıkta sıktı onları. Gerçi sonradan o macera kitapları hoşlarına gitti ama, neyse…

-İyi de yeğenim, anladımsa arap olayım. Diyelim ki, deve Abdül’ü malamat ettin, eee… Reisliği de istemiyorsun, peki kim reis olacak?

-Tayyar.

-Tayyar mı?

-Dayı, en uygunu, en akıllısı o. Hem çocukların hepsi onu sever. Sende racon’u kesersen olur.

*** *** ***

Milli mensucat’ın sahasında maç olduğu zamanda bile böyle kalabalık görülmemişti. Her ne kadar orada toplananların hiç birisi, Davut ve Golyat’ın öyküsünü bilmeselerde, bu kapışma tam da ona benziyordu.

Dayı Musta, bulunduğu yerden kalabalığa şöyle bir baktı, sonra yürüyüp orta yere geldi. İki kolunu da yukarı kaldırdı, kalabalığın uğultusu kesildi.

-Dinleyin, dedi. Bir süre önce mahallemize yerleşen Abdullah kardeşimiz, bu yıl küçükler gurubunun reisliğine adaylığını koymuştur. Salih reis yeniden aday olmayacağını açıklamış, başka bir aday da çıkmamıştır. Bu durumda Abdullah’ın doğrudan reis olması gerekirken, o bunu kabul etmemiş, ben reisliği bileğimin hakkıyla alırım, madem aday yok, halen reis olanla kapışırım demiştir. Salih reis de bu kapışmayı bir şartla kabul etmiş, bizden racon kesmemizi istemiştir. Kazanırsa kendi yerine Tayyar reis olacaktır. Bizde racon’a uygun bulduk. İtirazı olan varsa, şimdi söylesin.

Sustu. Bir süre kalabalığı izledi. Kimseden ses çıkmadığını görünce, hakeme işaret etti. Hakem de düdüğünü öttürüp, Salih’le Deve Abdül’ü yanına çağırdı. Onlara kısaca kuralları hatırlattı, “başlayın” komutunu verdi.

Deve Abdül, komutu alır almaz güreş pozisyonuna geçti, elleri birer pençe halinde ileriye uzandı, hafif öne eğilerek ayaklarıyla sağlam bastı.

Salih reis, onun karşısında hiç kıpırdamadan dimdik duruyor, gözlerinin içine bakıyordu.

Abdül, ani bir hamleyle ileriye atıldı. Niyeti Salih’i belinden kavramak olmalıydı. Ancak Salih bir adım yana kaydı, aynı anda hamlesi boşa çıkan Abdül’e çelmeyi taktı. Abdül, doksana giden topa plonje yapan bir kaleci gibi adeta havada uçtu.

Abdül kadar şaşkın kalabalıktan bir uğultu yükseldi.

Düştüğü yerde ağır vücuduyla doğrulmaya çalışan Abdül, düşerken toprağa sürünen avuçlarının kanadığını gördü. Yüzü öfkeden kıpkırmızı oldu. Doğruldu, hâlâ olduğu yerde dikilen Salih’e kinle baktı. Baskın öfkesiyle doğruca üzerine atıldı. Salih aniden eğildi, boşluğu kucaklayan Abdül, zaten dengesini kaybetmişti ki, Salih de sırtından hafifçe itince yeniden yüzükoyun kapaklandı.

Kalabalık coşmuştu. Böyle olunca uğultu sürekli bir hal aldı. Bu da Abdül’ü adeta çıldırttı. Artık doğrulup bilinçsizce saldırıyor, her seferinde yeniden düşüyordu. Sonunda düştüğü yerde tüm çabasına rağmen doğrulamadı. Salih gitti dizini boynuna dayadı, sağ kolunu kavrayıp haififçe geriye bükünce, Abdül diğer elinin avucunu toprağa vurup adeta böğürdü. Pes… Pes… Pes diyorum be… Pes…

About Kemal Gönüleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir