AHMET ÜNDAĞ’dan bir Hikaye “İĞNE”

AHMET ÜNDAĞ’dan bir Hikaye “İĞNE”

Ahmet Ündağ Yazdı

Ahmet Ündağ1

“İĞNE”

Kentin en ünlü kabadayısıydı Ali Osman. Öylesine ünlüydü ki, neredeyse efsaneye dönüşmüştü. Öyle olunca da Kent onun ününe dar gelmiş, ismi uzak diyarlarda bile söylenir olmuştu. Doğrusu onu gören, az bile söylenmiş diye düşünürdü. Uzun boylu, geniş omuzlu, erkek güzeliydi. Yüzüne çok yakışan pala bıyıklarının her bir tarafına bir adam assan taşırdı.

Yalnız gel gör ki, bu güne değin bilinen tek bir vukuatı, anlatılan tek bir menkibesi yoktu. Gerçi halkın kafasında hiçbir zaman böyle bir soru oluşmadı. Onların menkibeleri çoktu. Canlarının istediğini Ali Osman’a yakıştırıyorlardı. Bu durumun sorgulanması gereken tek yer, kabadayı alemiydi.  Orada da Beşir vardı. BeşirAli Osman’ ın kardeşi. Onun vukuatları bir değil, birkaç Ali Osman’a yeterdi. Ve o alemde iyi bilinen bir şey vardı ki, Ali Osmanın kılına dokunulsa, Beşir ortalığı kan gölüne çevirir. Bu nedenle belli çevrelerin dışında adı sanı pek bilinmeyen, ortalıkta hiç görülmeyen Beşir yerine, tüm saygı ve itibar Ali Osman’a o da bunun keyfini alabildiğine çıkarırdı.

Büyük bir çay bahçesi işletiyordu Ali Osman. Bahçe, rahatlıkla bin kişi alabiliyordu. Geniş bir de sahne yaptırmıştı. Yazın turneye çıkan tiyatro gurupları gelir, ülkenin ünlü sanatçıları konserler verirlerdi. Böyle zamanlarda, biraz sıkıştırılarak kapasite bin beşyüz kişiye çıkartılabiliyordu.

Ali Osman’ın özel masası, çay ocağının tam önündeydi. Oradan bahçe girişini ve tüm bahçeyi denetleyebiliyordu. Ayrıca arkasını çay ocağına verdiğinden, bir kabadayı için sırtını sağlama almanın raconuna da uygundu. Eğer yalnızsa – bu durum çok enderdir – dört sandalyeyi birden işgal ederdi. Birisinde oturur, iki koltuk altına iki sandalye, bir de ayak altına. Sağ elinde devamlı yenilenen nargilenin marpucu, sol elde ise, iri taneli oltu taşından üzeri gümüş işlemeli tesbihi olurdu.

Misafirleri genelde kabadayı aleminin önde gelen isimleriydi. Onların dışında zaman zaman memur takımından, bir de son zamanlarda Şehir Tiyatrosunun stajyer kadrosunda bulunan gençlerden bir gurup. Geçen yıl kentin en sevilen komedyeni yönetimle anlaşamayıp, tiyatrodan istifa edince, Ali Osman sahnesini onun emrine vermiş, orada sürekli temsiller vermesini sağlamıştı. Bu usta komedyeni çok seven gençler, sürekli onu ziyarete geliyorlar, hatta gerek duyduğunda gizliden onun temsillerinde rol bile alıyorlardı. İşte bu geliş gidişler esnasında Ali Osman’la tanışmışlar, zamanla bu tanışıklık – tabii Ali Osman’ ın izin verdiği ölçüde – önce ahbablığa, neticede dostluğa dönüşmüştü. Artık Ali Osman’ın masasında vazgeçilmezlerin arasındaydılar.

Bu durumda Ali Osman’ın sanata ve sanatçılara karşı özel bir ilgi duyduğu, hatta ilgiden öte sevgi ve saygı beslediğini düşünmek pek de yanlış bir düşünce sayılmayabilir. Diğer yandan, öteki misafirlerle olan sohbetlerinde gayet ciddi, vakur bir eda takınıp, hemen hiç konuşmadan sürekli anlatılanları dinlemesi, ancak gerektiğinde o vakur tavrına çok yakışan bir ses tonuyla bir kelime ya da en fazla bir cümle ile yanıt vermesini bir yana koyalım. Gel gelelim gençlerle bir aradayken, yeni yetme bir delikanlı gibi cıvıl cıvıl bir şeyler anlatmasına, asla onları rencide etmeyecek, içinde özenli incelikler bulunan şakalar yapmasına ne demeli…

Ne var ki, bu adam için öngörülen, hatta en ön safta bulunması dayatılan, ne denli görkemliyse de o denli ağır olan bir hayat biçimini taşımak, bir de ruhsal yapısıyla çelişiyorsa, gerçekten çok zor olabilir. İşte bu zor yolculukta, gençlerle verdiği molalarda, yaşam sevincini yeniden üretebiliyorsa, kim ne diyebilir ki…

Gençler de mutluydu. Tam takır kuru bakır ceplerinin asla karşılayamayacağı ikramlar bir yana, bir efsanenin masasında ayrıcalıklı olmanın  hazzı ve Ali Osman’ın adamları tarafından kendilerine gösterilen ilgi ve saygıyla beslenen egolarının o lezzetli doyumu, bulutların üzerinde gezinmeleri için yeterliydi.

Ali Osman’ın anlatıları genellikle kendi anılarının, özellikle pek de önem taşımayan kesitleriydi. Fakat o bunları anlatırken, kendisine özgü bir üslup la öyle fanteziler katar, hatta bazen gerektiğinden fazla abartarak bir başka boyuta taşırdı ki, bir kenar mahalle delikanlısı dinlese, kendi argosuyla “ Ulan babalık, mavrayı kes de sadede gel “ deyiverirdi. Fakat bu gençler aksine, bazen çıkardıkları nidalarla, yeri geldiğinde bir kelime ya da cümleyle öylesine katkıda bulunurlardı ki, anlatı bir anda gerçek bir boyut kazanır, iki taraf içinde tadına doyum olmazdı. Yine de bu anlatılanların içinde taşıdıkları fanteziye, onları mavra boyutuna taşıyan abartılarına rağmen, yadsınamaz bir gerçekliği vardı. O da her anlatının sonunda, binlerce yıllık halk kültüründen süzülüp gelen, içinde mutlak bir bilgelik taşıyan, insanlık adına ders alınması gereken bir hisse bulunmasıydı. Hiç şüphe yok ki, bunlar babalarının öğütlerinden farklı değillerdi. Ne var ki, bu kez kendi katkılarıyla boyutlandırdıkları bir anlatımın sonunda şekilleniyorlardı. Bu nedenle özümlemeleri kolaydı.

O sıralarda kentteki her kesimde konuşulan ağırlıklı konu Amerikalılarla ilgiliydi. Kentin hemen yanı başında kurulu bulunan hava üssündeki  Amerikalı personelin pek çoğu, belirli bazı semtlerde kiraladıkları evlerde oturuyorlardı. Erkekler görevdeyken, kadınları çarşı Pazar fink atıyorlardı. Fütursuz davranışları, aykırı giysileri vardı bu kadınların. Esnafla bir iki demeden senli benli olabiliyorlardı. İşte bu davranış, onlar hakkında üretilen bir sürü hikayenin temelini oluşturuyordu. Bu anlatılanların tümü de, daha önce komünistler için söylenen “ şapkayı as, içeri gir “ yakıştırmasının üzerine inşa ediliyordu. Onlar için bu konuda komünistle Amerikalının bir farkı yoktu. Neticede gavur gavurdur.

O gün prova çıkışı çay bahçesine gelen gençler, Ali Osman‘ı iki Amerikalıyla oturur buldular. Ali Osman onları masaya buyur etti. Sonra onlarla Amerikalıları tanıştırdı.

Bu Firedi, bu da Deborah. Bunlarda tiyatrocu gençler…

Vat?.. dedi Deborah.

Mehmet isimli genç, kırık dökük İngilizcesiyle tiyatro oyuncuları olduklarını söyleyince;

Gud… Veri gud… Nasılsinız?… 

Ali Osman samimi bir kahkaha attı.

Deborah Türkçeyi sökmeye başladı bile. Ama Firedi de iş yok. 

İri yarı, atletik yapılı Firedi gülümseyerek;

Selamün alekü dedi.

Hah, işte bunu ben öğrettim ona.  

Gençler, Amerikalılarla Ali Osman’ın ilişkisini merak etmişlerdi ama sormaya cesaret edemiyorlardı. Ali Osman birkaç adım geride alesta bekleyenlerden birisine seslendi :

Oğlum, semaveri tazeleyin. 

Hemen koşup masadaki semaveri yenisiyle değiştirdiler. Ali Osman çayları tazeledi. Bir süre şundan bundan konuşuldu. Mehmet’in İngilizcesi, Deborah’ın Türkçesinden farksız olduğu için, daha çok el kol hareketleriyle anlaşıyorlardı. Sonra Firedi’nin görev saati geldiği için izin isteyip ayrıldılar.

Onlar gittikten sonra bir süre suskun, düşünceli kalan Ali Osman, anlaşılan içindeki hesaplaşmayı tamamlamış olmalı ki, gençlere döndü.

Şimdi size bir şey anlatacağım. Ama sonun da biliyorum ki içinizden, ulan bu Ali Osman da amma denyoymuş diyeceksiniz.

Estağfurullah ağabey, diye atıldılar.

Öyle… Öyle… Ben kendime söyledikten sonra. Neyse… Yaptığım eşekliği anlatayım da, içim rahat etsin. Üstelik bana ders olduğu gibi, belki size de olur. 

Hayırdır, dediler.

Ben bu Firediyi öldürüyordum, biliyormusunuz… 

Kimseden iyi ya da kötü bir ses çıkmadı. Şaşkınlıkla lafın gerisini beklediler. Ali Osman daha sözün girişinde onları etkilemiş olmaktan memnun devam etti :

Bir gün bu Deborah geldi bahçeye. Bizimkiler biraz geçkin bir çay vermişler. Kadın haklı olarak itiraz ediyor. Müdahale ettim. Benim masaya davet ettim, bir de semaver getirttim. Onun üç beş kelime Türkçesi, biraz da el kol işareti bayağı sohbet ettik. Giderken ısrar kıyamet para ödemek istiyor. Almadım tabii… İzah ettik ki, sen misafirsin, bizde misafirden para alınmaz. Çok memnun olmuş. Ondan sonra iki güne bir gelmeye başladı. Böyle böyle biz dostluğu ilerlettik. Şimdi Allahın bildiğini kuldan ne saklayayım. Bir iki gün gelmese, gözlerim kapıda bekler oldum. Siz de gördünüz, güzel kadın. Otuzunu geçmiş ama, yirmilikler eline su dökemez. Uzatmayalım ben böyle niyeti bozarken, üstüne üstelik bir de evine davet etmez mi… Siz olsanız ne düşünürsünüz?.. Tamam, dedim. Bu iş bitti. 

Nargilesinden adabıyla bir iki nefes çekti. O arada gençlerin yüz ifadesinden anlattıklarının ilgi çektiği kanaatine varınca devam etti.

Eh, kalktım gittim tabii… Salonda karşılıklı oturmuş viski içiyoruz. Deborah cıvıl cıvıl bir şeyler anlatıyor ya, ne söylüyor, ben ne cevap veriyorum farkında bile değilim. Hani dervişin fikri neyse zikri de odur derler ya, eee benim fikrim bozuk. Onun için de o hiç sevmediğim viski denilen zıkkımı iki yudumda gırtlağımdan aşağıya döküyorum ki, bir an önce halvet olalım. Gel gelelim Deborah, Aladağ dan serin. Ben kadehi bitirince bir yenisini daha koyuyor. Herhal diyorum, o da kendisini hazırlıyor. İşte tam o sırada içeriye zebellah gibi bir herif girmez mi… Bizim Firedi… Deborah, “ işte benim koca “ deyince başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Bulan bu ne iş, ketenpereye mi geldik demeye kalmadan, baktım insan azmanı duvarda asılı duran pala’ yı yerinden çıkarıyor. Pala da pala yani… Hazreti Ali’ nin Zülfükarı kaç para. Amanı zamanı yok, Niyazi olacağız. Allahtan sağlamım. Elimi çaktırmadan belime götürüp, makinanın emniyetini açtım, horozu kaldırdım. Herif iki adım daha atsa, beynine boşaltacağım.  

Vay canına!.. dedi Orhan isimli genç, heyecandan yutkunarak .

Sen ne diyorsun yeğenim. Benim elim tetikte, Bedir savaşındaki putperes arabın  yalınkılıç saldırısı gibi bir saldırı beklerken, tersine bizim azman pala’yı kundaktaki bir çocuk gibi iki kolunun üzerine yatırmış gülerek geliyor. Allahtan Deborah araya girdi de, mesele anlaşıldı. Meğer bizim Firedi palayı bir antikacıdan satın almış, düşündüğü kadar değerli olup olmadığını anlamak için bana göstermek istiyormuş. Benden soğuk bir ter boşansın, topuğumdan çıktı desem yalan olmaz. Düşünsenize, Firedi’ nin ölmesi, benim başımın belaya girmesi an meselesiydi. 

Sustu, gençler devam edip etmeyeceğini merakla bekliyorlardı. Biri dayanamayıp sordu ;

Seni eve pala’ yı göstermek için mi çağırmışlar ?. 

Ali Osman güldü :

Yok be yeğenim. Meğer Deborah kocasına beni anlatır dururmuş. Bir Türkle tanıştım, şöyle iyi, böyle cömert falan diye. Bunun üzerine Fredi, madem öyle eve davet et, hem tanışırız hem de birlikte yemek yer, biz de bir ikramda bulunmuş oluruz demiş. Mesele bu… 

İşe bak sen, dedi Mehmet.

Hem de ne iş… Neyse bırakalım şimdi bunları da, söyleyin bakalım içinizde at binmesini bilen biri var mı ?… 

Damdan düşer gibi gelen bu soru üzerine herkes birbirine baktı.

Ata mı ?… 

Evet, yok mu ata binmesini bilen ?…

Ben biraz biliyorum ama dedi Mehmet, öyle şey değil. Yani profesyonel değil. Ya nereden çıktı bu at işi be abi… 

Deborahtan… Geçen gün durup dururken, ata binebilir misin dedi. Bende boş bulunup, evet dedim. Bunun üzerine beni atlı spor mu ne varmış, oraya davet etti. Kendisi haftada iki gün gidiyormuş. Ne bilirdim böyle olacağını. 

Peki şimdi ne olacak ?… 

Olacağı, ata binmeyi öğreneceğim. 

Abi bu öyle bir günde olacak iş değil ki… 

Yahu şöyle üstünde durmayı öğrensem yeter. Neyse, yarın sabah hipodroma gideceğim. Tanıdık bir seyis var. Onunla konuştum. Uysal bir at ayarlayacak. İşin yoksa sen de gel, belki bir yardımın olur.  

Ertesi gün sabah erkenden, Ali Osman’ın şevrolesi hipodromun kapısına dayandı. Onları bekleyen seyis, koşarak geldi. Hep birlikte ahırların olduğu yere gittiler. Seyis Ali Osman’ ın bineceği atı hazırlamıştı. Ali Osman ata şöyle bir baktı, sonra seyise :

Uysal mıdır ?.. 

Vallaha uysal olmasına uysaldır Osman bey ama, neticede yarış atı işte. 

Ali Osman kaderine razı bir tavırla;

Eh, ne yapalım dedi.

Ata doğru yürürken, seyis önüne geçti.

Beyim, istersen önce biraz sana alıştıralım. Daha iyi olur. 

Cebinden çıkardığı birkaç şekeri Ali Osman’a uzattı.

Şunları siz verin. Biraz da alnını okşayın. Kokunuzu alsın.

Ali Osman’ ın bu fikri beğendiği yüzünden okunuyordu.

Pekala, öyle yapalım dedi.

Şekerleri avucunun içinde ata uzattı. At, bir dil darbesiyle hepsini sıyırıverdi. Ali Osman keyiflenmişti.

A benim güzelim… A benim güzelim… 

Diyerek atın alnını okşadı. Sonra seyise baktı.

Tamam beyim. İstersen bin artık. 

Dizginleri tutmuş, atın boynunu okşarken diğer yandan da konuşmasını sürdürdü.

Aman beyim dizginleri sakın germe. Boş bırak, o kendisi yürür. Hafifçe sağa sola çekerseniz, istediğiniz tarafa döner. 

Tamam, anladım. 

Ayağını üzengiye koyduğu gibi kendini atın üzerine çekiverdi. Onun atın üzerine rahatça yerleştiğini gören seyis, dizginleri uzattı. Ali Osman dizginleri alıp, bir süre bekledi. Bekledi ki, at yürüsün. Lakin at öylece durdu. Bunun üzerine üzengileri atın karnına şöyle bir dokundu. Aynı anda at, öyle bir yekindi ki, Ali Osman can havliyle dizginlere asılınca önce hafiften bir şahlanıp, ardından ön ayaklarını yere bastırıp sağrısını kaldırdı. Hooop, Ali Osman yerde. Gerçi At onu çiğnememek için kendini ileriye attıysa da, yine de arka ayağı Ali Osman’ın dizini yardı geçti.

Başta seyis, hemen koştular. Diz kemiğinin hemen üzerinde derin bir yara açılmıştı. Ali Osman’ın yüzünden acı çektiği anlaşılıyordu. Ama yine de kendini tutuyordu. Hem şoförü hem de fedaisi olan Mecit ;

Ben arabayı getireyim, diyerek koştu.

Hastahane de Ali Osman’la bizzat baş hekim ilgilendi. Önceden tanışıyorlarmış. Bir hemşire yarayı temizleyip, güzelce pansuman yaptı. Sonra baş hekim büyük bir özenle dikişleri attı. Bütün bu işler yapılırken Ali Osman gıkını çıkarmadı. Ne zaman ki baş hekim “ kızım bir tetanoz iğnesi hazırlayın “ dedi, Ali Osman’ ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Rengi bir anda tebeşir beyazına döndü. Denetleyemediği korku sinmiş bir sesle :

İğne mi ?… dedi.

Evet, size bir tetanoz iğnesi yapmamız gerekiyor Osman bey. 

İstemem, dedi kesin bir tavırla Ali Osman. İğne falan istemem. Alt tarafı bir parmak yırtık, iğneye ne lüzum var. 

Öyle demeyin Osman bey, derin bir yara bu. Sonra nal yırtmış. Mikrop kapma olasılığı çok fazla. 

Yahu ne olmuş yani nal yırtmışsa, ilaçladınız ya işte. Merak etme, bana bir şey olmaz. 

O sırada hemşire elinde enjektör ve tetanoz aşısıyla göründü. Ali Osman enjektörü görünce, korkuyla başını diğer yana çevirdi. Güçlükle çıkan bir sesle;

Mecit, gidelim buradan. 

Mecit kararsız bir adım attı, sonra baş hekime baktı. Ne yapacağını şaşırdı.

Baş hekim bu arada aşıyı enjektöre çekmişti.

Osman bey, siz istemeseniz de, biz bu iğneyi yapmak zorundayız. 

Ali Osman öyle bir hışımla döndü ki, onu böyle ilk kez gören Mehmet bile korkuyla bir adım geriledi.

Sen değil, senin feriştahın gelecek bana o iğneyi vuramaz. Tamam mı… 

Tehdit baş hekime vız gelmişti. Yüzünde manidar bir gülümsemeyle, gayet sakin;

Sen istesen de istemesen de bu iğneyi vuracağım Osman bey. Sonradan bacağını kesmektense böylesi daha iyi. 

Sonra Mecit ‘le Mehmet‘e dönüp, eratına emir veren bir komutan edasıyla;

Siz ikiniz, yatırın şunu şuraya… 

Der demez, ikisi de büyülenmiş gibi Ali Osman‘ın iki koluna yapıştıkları gibi, Onun “ Ulan !.. Ulan !… “ demelerine aldırmadan sedyeye yatırıverdiler.

Baş hekim elindeki iğnenin ucunu havaya kaldırıp, enjektörde ki hava boşluğunu aldı, ona doğru yürürken Ali Osman derin bir solukla birlikte “ Allah !.. “ diye bir nida koyuverdi, başı yana düştü.

Hemşire koştu baktı, Baş hekime döndü “ Bayılmış “ dedi.

Baş hekim, o manidar gülümsemesi yüzünde “ Böylesi daha iyi “ diyerek, elindeki iğneyi Ali Osman‘ın göbeğine saplayıverdi.

Biraz sonra Mehmet ve Mecit‘in iki yandan koltukladıkları Ali Osman hastane kapısından çıkarken bir an durdu, karanlık bir nazarla ikisine de baktı.

Bana bakın, dedi. Bu meseleden tek laf eden olursa, ocağını söndürürüm.

Caiz mi abi, dediler.

About Kemal Gönüleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir