AHMET ÜNDAĞ’dan Bir Hikaye “FASIL”

AHMET ÜNDAĞ’dan Bir Hikaye “FASIL”

Ahmet Ündağ1

“FASIL”

Masadakilerle birlikte önündeki rakı kadehini “ şerefe “ kaldırıp içtikten sonra devam etti :

Yahu kellemi kesseler o Temmuz sıcağında beni Bodruma indiremezler ama, banka ödemelerinin son günü. Ödedin ödedin, yok son günü de kaçırıp ödeyemedin mi sana Allah acısın kardeşim. Herifler bir faiz bindiriyorlar anapara devede kulak kalıyor. Neyse uzatmayalım, köyden çıkışımı öyle bir ayarladım ki, tam dokuzda banka kapısında olacağım, işimi bitirip hemen döneceğim. Sanki alemin bir akıllısı benim. Kapıya vardım ki, adamlar bir kuyruk yapmış, ana caddeye taşmamak için bankanın önünde yılan gibi üç defa kıvrılıp yan sokağa uzamış. Ulan bu ne iş… Sabah ezanı camiden çıkıp geldiler desem, kuyruğun yüzde doksanı üstü çıplak turist. Her birinin elinde birer pet şişe, otuz saniyede bir kafalarından aşağıya döküyorlar. Eh, bunlar olsa olsa sabaha karşı Bodrum’ un barlarından çıkıp buraya dikilmişlerdir.

Bir an susup masadakilere baktı.

Hepsinin gözlerinde aynı sıkıntıları yaşamış olmanın hoşgörülü bakışı vardı.

Kadehini kaldırdı, birlikte içtiler.

Neyse, iki buçuk saat sonra ter topuğumdan indiği sırada benim de işim bitti. Kendimi can havliyle minibüs durağına atarken, Hakkı ile burun buruna geldim. Hakkı Gölköy de çiftliği olan bir arkadaşımın yanında çalışıyor.

Sen deli misin dedi. Bu öğlen sıcağında minibüsle gidilir mi..? Bende araba var, birlikte gidelim.

Eh, bu teklife hayır denir mi birader.

Yalnız dedi Hakkı, Sanayi de bizim kepenkleri yapan Cemil ustaya on dakika uğramamız lazım.

Uğrayalım canım, N’olacak.

Bakın yalan bir yana, azıcık abartıyorsam namerdim. Bizim ayıcı baba tekkesi’ndeki softaların sözünü ettiği cehennem fırınları var ya, bu Cemil ustanın atölyesi yanında İzmir’in imbatı gibi kalırlar. Üstü boydan boya tenekeyle kaplı koca atölyenin kapısına vardığımızda, içeriden öyle bir yalım vurdu ki, sanırsın biri yüzümüze şalamayı tuttu.

Cemil usta – öylesine zayıf ki, bükülmüş bir bahçe hortumu gibi karnı içine göçtüğünden hafif kamburu çıkmış, bu da onu olduğundan daha da kısa gösteriyor. – biz kapıda dikildiğimiz anda, kaynak gözlüğünü alnına sürdü ve elindeki kaynak aletinin alevini onların “pilot“ dedikleri kısık konuma getirdi.

Hoş geldiniz, oturun dedi. Sonra ekledi : Ne içersiniz..?

Gösterdiği yere otururken, tam karşımda yan yana dizilmiş üç tane buzdolabını görünce, ağzımdan inilti halinde çıkan bir sesle, soğuk bir su diyebildim.

Koş oğlum dedi çırağa, Saim’ den soğuk bir su kap gel.

Ben, karşımda üç tane lök gibi buzdolabı dururken, ne demeye Saim’ den soğuk su alınmasının hikmetini anlamaya çalışırken Cemil usta, bir sırrı birlikte paylaşan insanların gizemiyle Hakkı’ ya bakıp :

Ne dersin, atalım mı birer tek..? Dedi.

Hakkı da aynı gizemli edayla oluru verince, Cemil usta en başta duran dolabın kapağını açtı, buzluktan iki küçük kadeh alıp tezğahta duran bir tepsiye koydu ve getirdi. Bardaklar anında terlemeye başladılar. Usta bu arada bir paket tuz getirip tepsinin kenarına biraz döktü ve bardakların ağızlarını tuza yatırdı.

Bre aman bu ne iş demeye kalmadan, buzlukta durmaktan matlaşmış bir tekila şişesi havada uçar gibi gelip kadehleri doldurmaz mı..? Dolar dolmazda kafalarını geriye atıp, gırtlaklarından aşağıya dökmezler mi..?

Hay anan ölmeye Hakkı, say ki benim gırtlağımdan mideme kızgın lavlar aktı. Bereket o anda çırak suyu getirdi de can havliyle öyle bir kafama dikmişim ki, bana şaşkın bakanları su bittiğinde fark edebildim.

Bizim on dakikalık ziyaret, Cemil ustanın bir kaynak puntosu, bir tekila minvali üzre şişe bittiğinde kırk dakika olmuştu.

Nasıl bir tonda “ Artık gidelim ! “ dediysem, Hakkı anında öyle bir ayaklandı ki, Cemil usta şaşkın kalıverdi. Bir an göz göze geldik, hançer gibi delici bir bakışla – Ulan keyfimize turp sıktın – der gibiydi. Ama bendeki kararlılığı algılamış olmalı, önce bakışları yumuşadı, sonra Hakkı’ ya döndü : Pekala ben akşamüzeri çiftliğe gelirim. Orada görüşürüz dedi.

Yolda giderken birden aklıma geldi.

Yahu Hakkı dedim. Üç tane buzdolabı vardı, hiç birinde su yok muydu..?

Yok dedi Hakkı gülerek, onların içinde her türlü içkiyi, toniği bulabilirsin, ama su bulamazsın.

Allah Allah!..

Bu daha bir şey değil, sen evini göreceksin ki…

Ne ki?..

Evde otuza yakın buzdolabı var. Hiç birisinin kapağı yok ve sürekli çalışıyorlar.

Bak bu akıllı bir iş dedi, masada oturanlardan Şeref abi. Hem klimadan daha az enerji tüketir, hem de daha çok soğutur.

Gülüştüler, yeniden içtiler.

Hakkı ile çiftliğe geldiğimizde, arkadaşım o perişan halimi görünce eve dönmeme izin vermedi. Onun geniş terasında oturmuş, akşamüzeri serinliğinin rehaveti içinde suskun, elimizdeki içkileri yudumluyorduk.

Güneş ardımızda gün batımına devrilmiş, tam karşımızdaki karadağı aydınlatıyor, yeşilin bin bir tonu cümbüşleniyordu.

İşte o sırada geldiler. Büyük giriş kapısının önünde peş peşe üç araba durdu. Ortada bir kamyonet vardı. Kasasında perforje kapı kanatları, kaynak makinesi ve diğer aletler yüklüydü.

Arkadaşım bulunduğu yerden doğrulurken, Cemil usta bu dedi.

Cemil usta da bu sırada zaten öndeki arabadan iniyordu. Kendisiyle birlikte aynı arabadan inen iki genç doğruca kamyonete yönelip malzemeleri taşımaya giriştiklerinde, usta arabanın bagajını açmış iki tane buz kutusunu çıkarmıştı bile. Öndeki bu hareketlilik üçüncü arabayı bir an için gözden uzak tutmuş olmalı ki, o üç adamın ne zaman arabadan indiklerini görmedim.

Üçü de o havada siyah takım elbiselerinin içinde gayet rahat, ellerinde enstruman çantalarıyla ustanın peşi sıra bulunduğumuz yere geldiler ve bizim gayri ihtiyari kalktığımız L biçimi konulmuş ikili ve üçlü divanlara kuruldular.

Teras bir anda öylesine hareketlenmişti ki, birkaç dakika öncesine kadar içinde bulunduğumuz rehaveti hala üzerimizden atamamış olmaktan dolayı, dikildiğimiz yerde şaşkın bakakalmıştık.

Cemil ustanın adamları süratle kaynak makinesini, alet çantasını, ferforje kanatları taşırlarken, usta da buz kutularını açmış, içinden çıkardığı rakı kadehlerini, rakısını, suyunu ve birkaç mezesini itina ile sehpaya yerleştirmekle meşguldü.

Bu sırada bizim cazcı kardeşlerde – onları gördüğüm an beynimdeki resim buydu – kemanı, kanunu ve klarneti çıkarmışlar, hafiften akort vaziyetlerine geçmişlerdi bile.

Nihayet Cemil usta doldurduğu kadehleri onlara uzattı. Sonra hep birlikte kadeh kaldırdık. İlk yudumdan sonra usta, kaynak makinesini bir orkestra şefinin bagetini aldığı incelikle eline aldığı an fasıl başladı.

Önündeki rakıdan bir yudum aldı, masadakilere baktı. Sonra devam etti.

Gerisi malum. Cemil usta bir yudum rakı, bir punto minvali üzre çalışırken sazcılarda makamdan makama gezinip durdular. Asıl ilginç olanı neydi biliyor musunuz ?.. Bin yıl düşünsem aklıma gelmeyecek nice şarkıyı hem sözleri, hem de makamlarıyla bilirmişim de haberim yokmuş.

*****

About Kemal Gönüleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir