AHMET ÜNDAĞ’dan BİR HİKAYE “EFENDİ BİLAL”

AHMET ÜNDAĞ’dan BİR HİKAYE

“EFENDİ BİLAL”

Ahmet Ündağ Yazdı

Ahmet Ündağ1

Efendi Bilal

Daha sabahın o saatinde, yeni caminin köşesini döndüğünde cım cılık tere batmıştı. Ne var ki, köşeyi dönmesiyle içine daldığı tecimciler sokağının buz gibi esintisiyle yüz yüze gelince, terli vücudunun ürperişiyle şöyle bir sarsıldı. Kestirmeden çakmak caddesine çıkan bu uzun ve dar sokak korander yaptığından hemen hemen günün her saatinde esintili ve serindi. Çünkü güneş yalnızca ikindi vakti sokağa denk düşer, az bir zaman sonra da çekilir giderdi.

İlk ürpertinin hemen ardından sabah güneşinin yakıcı tedirğinliğinden sıyrılıp, sokağın serin dinginliğinde kendine gelince, adımlarını ağırlaştırıp sokağın keyfini sürerek yürümeye koyuldu. İki taraflı dükkanlar Amerikan bezi, patiskalar, basmalar, perdeliklerle bir renk cümbüşü içinde dolup taşıyorlardı. Her birinin kapı önlerinde olmazsa olmaz, yataklık, yorganlık çiğiti alınmış ham pamuk, üstüpüler, parça bezlerle dolu hararlar bulunuyordu. Araya sıkışmış iki ayrı tedarikçi dükkanı da vardı. Kocaman vitrinlerinde renkli makaralar, bobin halinde iplikler, çeşitli şekil ve boylarda düğmeler, fermuarlar, renğarenk astarlar doluydu. Sokağın ortalarına doğru küçük bir çay ocağı vardı ki, özellikle sabahın o saatinde demli çay kokusu tüm sokağı tülden bir perde gibi örtüyordu. O an kendini tutmasa, çay ocağının önüne konmuş birkaç hasır tabureden birisine oturup bir çay söyleyecekti. Çay’a dayanamazdı. Ama öncesinde midesine bir şeyler girmesi lazımdı. Öteden beri sabah kalktığında hemen kahvaltıya oturamazdı. Aradan belli bir zaman geçmesi gerekiyordu. Biraz sonra bir poğaça ya da biraz börekle mideyi taşlar, ardından sıra çay’a gelirdi. Hem dükkânının bulunduğu kendi sokağındaki çaycı da buradakinden aşağı kalır değildi.

Çakmak caddesine çıktı. Aşağı yöne, küçük saat meydanına doğru yürüdü. Solda Mualla kunduranın yanındaki küçük dükkâna girdi. Doğrusu insanın pastane demeye dili varmayacak kadar küçük olan dükkânın, limonata ve vişne suyu kadar Alman pastası da meşhurdu. Ayrıca sabahın bu saatinde çıkardığı Poğaçalar ve böreklerde gerçekten çok lezzetliydi.

Genelde müşteriler istediklerini paket yaptırıp giderlerdi. Yine de duvar boyunca uzanan tezğahın önündeki uzun bacaklı taburelerde birkaç müşteriyi ağırlama imkanı vardı. Fırat o taburelerden birisinin üzerine tünerken, poğaça ve limonata siparişini verdi. Duvar tezğahın üzerinden başlayarak tavana kadar boydan boya ayna kaplıydı. Bu da küçük dükkâna bir derinlik veriyordu. Beklerken aynadaki kendisiyle yüz yüze geldi. Küçük bir çocuktu aynadan kendisine bakan. O çocuğun bu dükkâna ilk kez adım attığı günü hatırladı.

O gün sabah erkenden babasıyla birlikte açmışlardı dükkânı. Okula öğleden sonra gittiği dönemdi. O nedenle sabahları dükkanda çalışıyordu. Dükkânın içini bitirmiş, önündeki kaldırımı süpürüyordu ki, tok bir sese başını kaldırıp baktı.

-Selamün aleyküm Cemal efendi.

Gök mavisi tiril tiril yazlık bir takım elbise giymişti. İçinde has ipekten mongol bir gömleği vardı. Pırıl pırıl cilalı, hafif yumurta topuk bir iskarpin. Boylu poslu yakışıklı bir adam.

Babası sayğıyla tezğahın önüne gelmiş, elini uzatmıştı.

-Aleykümselam. Hoş geldin Bilal efendi, buyur..

El sıkışıp, sonra sağ ellerini yüreklerinin üzerine koydular.

-Buyur Bilal efendi, bir sabah kahvesi içelim birlikte.

-Sağol Cemal efendi. İnan ki vaktim yok, başka zaman inşallah. Siftah ettin mi diye soracaktım.

-Yeni açtığımız için daha etmedik.

O zaman elini yelek cebine götürdü. Fırat onun parmağındaki o muhteşem şovalye yüzüğü gördü. Cebinden sarı bir yirmibeş kuruş çıkarıp nezaketle dükkânın içine attı.

-O halde siftahı benden, bereketi Allahtan olsun.

-Sağol Bilal efendi.

-Haydi hoşça kal…

-Esenlikle…

Karşı kaldııma geçti, köşeyi döndü, kayboldu.

Fırat elindeki süpürgeyi dükkânın içine attığı gibi, peşinden koştu. Babası elindeki tüyden yapılmış toz fırçasıyla tereklerin tozunu aldığından onun gidişini görmedi. Hilal hanın önünde yetişti efendi Bilal’e. Çakmak caddesine doğru yürüyordu. Yanı başında yürümeye başladı. İçi içine sığmıyordu. Başını kaldırmış ona bakıyor, gözlerini ondan alamıyordu. Nasıl alsın ki, o bir efsaneydi. Yaşayan bir efsane. Ve şimdi kendisi, bir efsanenin yanı başında yürüyordu.

Onun kendinden emin, o denli mütevazi yoluna devam ederken, onu tanıyanların, kapı önündeki esnafın saygılı selamlarını aynı içtenlikle alışını izliyor, her hareketini, yüzündeki sevgi dolu gülümseyişini aklına yazıyordu. Gözleri hep onda olduğu, bu nedenle bastığı yeri görmediği için arada bir tökezliyordu ama ne gam…

Efendi Bilal aniden durdu. Fırat intikal edene kadar birkaç adım atmıştı bile. Döndü baktı, Efendi Bilal kaldırımın kenarında öyle ona bakıyor. Işığa yakalanmış tavşan misali şaşkın kala kaldı. Gözlerini yere indirdi. Şuç üstü yakalanmışlığın tedirginliğinde ne yapacağını bilemedi.

-Hayrola yeğenim dedi, efendi Bilal.

Bir şey diyemedi Fırat. Şaşkınlığından hâlâ sıyrılamamıştı. Efendi Bilal’in yüzünde var olan gülümseme genişledi.

-Bir şey mi söyleyeceksin?..

-Ben mi… Yok emmi ben…

-Evet, peşimde bunca koştuğuna göre herhal bir şey diyeceksin.

Ne desin Fırat. Sen efendi Bilalsın, bir efsanesin, mahallede çocuklara caka satacaktım, efendi Bilal bizim dükkâna geldi, ben onunla çakmak caddesi boyunca yürüdüm. Bir görseydiniz, iki adam boyunda. Bir yüzüğü var parmağında, şovalye yüzük. Öylesi kimsede yok. Herhal en büyük kuyumcu ustası yapmıştır. Bunu sana yaptım Efendi Bilal demiştir. Dünyada bir eşi daha yok. Böylesi sana yakışır.

-Pekala dedi,efendi Bilal. Elini yelek cebine attı, çıkardığı parayı uzattı. Al bakalım.

Fırat başını yerden kaldırıp baktı. Efendi Bilal’in parmakları arasında uzattığı gümüş elli kuruşu gördü. Ateşe değmiş gibi irkildi. İki adım geriledi.

-Yok emmi yok… Para istemem. Ben…

Efendi Bilal’in, Karşısındaki bu sevimli çocuğun yüzünde beliren, sanki hakarete uğramış bir ifadeyle gösterdiği tepkiyle bir an eli havada kaldı. Yüzündeki gülümseme yerini ilgiye, anlamaya çalışan bir meraka dönmüştü.

-Adın ne senin?…

-Benim mi?.. Fırat…

-Kimin oğlusun sen?

-Cemal efendinin. Az önce bizim dükkâna…

Efendi Bilal’in birden yüzü aydınlandı, o geniş gülümseme yerine geldi. Hafifçe alnına vurdu.

-Tabii ya, sen dükkânın önünü süpüren çocuksun.

-Heye…

-Söylesene be yeğenim.

Tam da bu küçük pastanenin kapısı önündeydiler. Efendi Bilal, Fıratı omzundan kavradı.

-Gel bakalım benimle.

Fırat daha ne olduğunu anlamadan kendisini taburelerden birisinin üzerinde bulmuştu. Efendi Bilal de karşısında.

-Söyle bakalım, ne içelim?

-Emmi ben bir şey iç…

-Olmaz. Burası söğüt gölgesi mi yeğenim. Öyle boş boş oturulur mu…

Tezgahın gerisinde onları ilgiyle izleyen orta yaşlı adama döndü.

-Şefik efendi, bize iki limonata bir de alman pastası ver.

Fırat yeniden olmazlanıyordu ki, efendi Bilal fırsat vermedi.

-Buranın Alman pastası yeğenim, akıllara seza. Nasıl bu kadar güzel yapıyorlar aklım almıyor. Hele bir tadına bak, sende göreceksin.

Fırat bütün bunları biliyordu. Gerçi bu güne değin pastanın tadına bakmamıştı, fakat kendi dükkânlarının tam karşısındaki caddenin en zengin esnafı olan şekerci Sıddık’ın oğlu Kerim, kaç kez ballandıra ballandıra anlatmıştı. Her seferinde, hadi gel gidip birer Alman pastası yiyelim bak göreceksin, bir defa dene tiryakisi olursun diye teklifte bulunur, Fırat’da her seferinde bir mazeret uydurup gitmezdi. Hiçbir zaman pasta ve limonataya yetecek parası olmamıştı. Gerçi Kerimin tavrından ısmarlamaya gönüllü olduğunu anlıyordu ama, buna izin veremezdi. Bugün o ısmarlarsa, bir sonrasında bunu kendisinin yapması gerekirdi. Bu da asla olmayacak bir işti.

İşte şimdi Alman pastası da limonata da önündeydi. Gel gör ki, Fırat orada değildi ki… Adeta bir tansığın içindeydi. Şaban dayı anlatıp duruyordu..

-Abe var idi bir türedi oğlan. Der idi benim adım Cemşit. Siverekli Cemşit… İster idi nam kazansın. Bilirsin ne için ister idi nam kazansın?..

-Ne için?…

-Pa… Haçan bilmezsin ne için, konuşursun haminnem gibi, pa..pa..pa..

Fırat cevap vermedi. Yemlerini rahat yiyebilsinler diye, atların boyunlarına taktığı yem torbalarını düzeltti. Fırat atları çok seviyordu. Rumeli göçmeni olan Şaban dayı, kerusa denilen fayton araba sürücüsüydü. Kapı komşuydular. Okulun yaz tatiline girdiği günlerde, sıcaklarda dayanılmaz hale gelirdi. Bu nedenle Fırat damda yatıyordu. Her sabah yeni doğan güneşin kızgın öpücüğü Fırat’a dokunduğunda uyanır, Aynı anda Şaban dayı da Faytonun okunu omuzlamış, avludan sokağa çıkarıyor olurdu. Ardından ahırdan atları getirmeye giderdi. O atlarla geldiğinde Fırat çoktan sokağa inmiş, onu karşılardı. Atların koşumları takılır, Şaban dayı faytonun temizliğini yaparken, Fırat da yem torbalarını takar, yelelerini tarar, onları renkli kordelalarla örerdi. Bütün yaz, okul açılana kadar bu böyleydi. Şaban dayı konuşur da konuşurdu. Çocukluğunu, rumeliyi, oradaki evlerini, namı tüm rumeliyi sarmış babasının güreşçiliğini, kazandığı tokluları, düveleri, ardında iplerini çekerek eve getirişini, balkan harbini, babasının ölümünü, nasıl bir çelik bilek, mangal yürek oluşunu, vatan sevgisini… Haçan lazım idi bir adam olan adamın çelik bilek, mangal yürek hemi de dolu olmalı idi yüreği vatan sevgisiyle. Sonra mübadele, Anadolu ya gelişleri…. Yok idi artık öyle çelik bilek, mangal yürek kabadayı. Çoccukla çoccuk, böyyükle böyyük. Zayıfın hamisi, zalimin belası saygılı adam. Şimdi külhanbeyi idi hepisi. Yok idi yüreklerinde sevgi küççüğüne, hemi de saygı büyyüğüne. Olmaz idi adam, kahpe kasığında yatmış biri. Olur idi kendisi de kahpe. Haçan kalmış idi bir adam kabadayı gibi kabadayı. Efendi Bilal.

Bir yandan faytonun iki yanında asılı olan fenerlerin sarı madenlerini kaville parlatırken;

-İster idi Cemşit nam kazansın, açsın bir kahve, gelsin külhanbeyleri, dost sahipleri, namlı kumarbazlar, oynasınlar kumar, alsındı onlardan mano. Sonra tutsun kendisi de genelevinden bir dost, yan gelsin yatsın, kazansın para. Dökmesin alın teri, sarfetmesin hiçbir emek. Lakin lazım idi namlı bir kabadayı bütün bu işler için. Çıksındı karşısına, okusundu meydan, hemi de etsin onu malamat milletin önünde.

-Yoksa efendi Bilal’e mi meydan okudu?..

– Ya ne sandın, var mıdır daha böyyük kabadayı…

-Peki efendi Bilal ne yaptı?

-Duymadı. Yattı üstüne kulağının. Öyle olunca daha bir azıttı Cemşit. Dolaştı kabadayı aleminde haftalar boyu. Etti boyundan böyyük laflar. Hemi de hakaretamiz. Söyledi yakışık almaz sözler. Huzursuz oldu şehir, hop oturup, hop kalktı. Lakin kalkmadı efendi Bilal kulağının üzerinden. Sonunda toplandı alemin kabadayıları, külhanları. Dediler, olmaz böyle bir iş. Dikildiler efendi Bilal’in karşısına. Olmaz dediler böyle bir iş, sığmaz alemin raconuna. Dokunur senden önce bizim kanımıza. Bilmez misin raconu… Bilmez olur mu idi raconu efendi Bilal. Lakin demedi onlara bir şey, ne iyiden ne kötüden. Kös döndüler alemin kabadayıları, külhanları…

-Neden?…

-Neden… Ne bilirim ben neden…

– Peki sonra ne oldu?

-Bir gün oturur idi Cemşit, kulaksızın kahvesinde. Bilirsin kulaksızın kahvesini, oroz dibak’ın yanında…

-Bilirim.

-Ya sen nereden bilirsin bu yaşında öyle bir yeri.

-Bilirim tabii…Tüm kahveleri bilirim ben. Çiftçi birliğini, şehir kulübünü, İnönü meydanındaki meyhaneleri. Her yerde abone müşterilerim var benim. Piyango bileti satarım onlara.

-Doğru ya, satarsın onlara piyango bileti. Lakin doğru mu yapar Cemal efendi. Eder müsaade sana, gidersin bu yaşta öyle natemalı yerlere..

-Dedim ya Şaban dayı… Hepsi benim abone müşterim. Her yerde koruyup, kollarlar beni. Al mesela çiftçi birliğini, benden başka piyangocu giremez oraya. Bütün ağalar beni bekler. Hepsi de seri bilet alırlar ha… O meyhanelere, kahvelere onlarca piyangocu girer. Benim müşterilerim dönüp bakmazlar bile. Beni beklerler. Bazen bir piyango bayiinin çekiliş günü elinde çok bilet kalır. Bakar ki satamayacak, çok zarar edecek, babama gelir, Cemal efendi der, çok bilet kaldı, zarar edeceğim, sana zahmet Fırat bunları satsın. Bende doğru çiftçi birliğindeki ağalara giderim. Ohoo, biz bu ayın biletlerini aldık ya yeğenim, sen onları başkasına götür derler. Bende, sizden başka kimde bu kadar para var, bu seferlik aranızda paylaşın derim. Onlar da, eh ne yapalım, öyle olsun deyip alırlar. Ama her çekilişte olmaz tabii… Arada bir. Neyse… Ne konuşuyorduk, laf nereye gitti. Sonra ne oldu.

-Ne ne oldu?

-Cemşit oturuyormuş ya, kulaksızın kahvede.

-Doğru. Oturur imiş dışarıda, kulaksızın kahve önünde. Haçan seslenmiş kapıdan içeriye, bir tarsusi yapın demiş, yandan çarklı. Bir de cigara dolamış, gümüş tabakasından, gelsindi tarsusi kahvesi, içecek imiş birlikte cigarasıyla. Lakin o zamana kadar olmaz olan bir iş o anda olmuş. Siptilliden oroz dibağa yolun köşesinden efendi Bilal çıkavermiş.

-Vay canına!…

-Öyle… Bilirsin efendi Bilal geçerken bir yoldan ne olur… Haçan dökülür esnaf kapıya. İster gelsin efendi Bilal kendi dükkânına. İçsin demli çayını ya da acı bir kahvesini. Olmuş yine öyle. Kapıya dökülen esnaf buyur edermiş efendi Bilalı. Lakin o, eli yüreğinin üzerinde, eder imiş teşekkür, gider imiş dümdüz yoluna.

-Peki ya cemşit…

-Cemşit!.. Görmüş tabii, geçip giderken efendi Bilal tam önünden, o zaman görmüş. Demiş; doğurmuştur beni anam, haçan bu gün için. Atmış kendisini ortasına yolun. Kasılıp kalmış, ince uzun bir kavak gibi. Sağ kolu kalkmış havaya, şavkımış elindeki Halep işi kaması gün ışığında. Naralanmış ardından, geçip giden efendi bilalin. Eyytttt! Dur bakalım Bilal ağa, demiş.Ya ne yapmış efendi Bilal. Bakmış şöyle bi yarım dönüp gerisine. Dikilir imiş Cemşit orada elinde kaması ile. Çekmiş kendi kendine bir lahavle. Sonra yürümüş yoluna hemi de hızlı adımlarla. Durur mu Cemşit, o da düşmüş peşine koşar adım. Ahali şaşkın, hiç görülmüş iş midir kaçsın efendi Bilal bir tıfıl oğlanın önünde. Ala ala heyyy… Onlarda düşmüşler peşlerine. Kaçar imiş efendi Bilal önde, peşinde Cemşit, artlarında koca bir güruh. Geçmişler taş mağazanın önünden, varmışlar küçük saat meydanına, kıvrılmışlar oradan melek girmeze. Çoğalmış her yerden halk, sığmaz olmuş caddeye. Çekerler imiş kendini bilmez delikanlılar peşlerinden zort. Geçmişler birlikte Pazar yolunu. Bilir misin bir sokak vardır, şan sinemasının ardında çıkmaz bir sokak. Haçan girmiş oraya efendi Bilal. Yol bitmiş, vermiş sırtını duvara. Cemşit dikilmiş tam karşısına. Yığılmış ahali sokağın girişine. Demiş efendi Bilal, ne istersin benden. Tanımam hiç seni. Tanımazsın demiş Cemşit de. Dolaşırsın köpeksiz köyde değneksiz. Lakin hepten kalp çıktın sen. Yakışık alır mı bir kabadayıya kaçmak tavşan gibi. Şimdi davran bakalım. Kaçarım elbet demiş efendi Bilal yeniden. Çünkü acırım gençliğine, istemem vereyim bir zayiat sana. Gülmüş acı acı Cemşit. Küçük görmüş bu lafları. Naralanmış ardından, heeyyytt! Davran bre Bilal ağa. Yürümüş üstüne. Naçar davranmış efendi Bilal, çekmiş belinden altı patları, etmiş bir el ateş. Yığılmış olduğu yere Cemşit. İnler imiş acı acı. Olmuş un ufak dizkapağı. Yürümüş efendi Bilal, bir an bile bakmadan. Yarılmış ahali ortadan ikiye. Geçerken ortalarından demiş onlara, atın bir faytona, götürün hastaneye. Doğru gitmiş hacı bayram karakoluna demiş, böyleyken böyle. Olmuş teslim.

– Vay anasını!… Demek öldürmedi Cemşit’i.

-Yok. Lakin Cemşit, oldu topal Cemşit.

– Ya efendi Bilal…

-Çıktı mahkemeye, lakin almadı bir gün bile ceza. Şahit olmuş idi bütün ahali. Dediler yok idi başka çaresi. Kurtarmış idi tatlı canını. Şüphesiz nefs’i müdafaa… Berat. Alkış tutmuş idi ahali. Dediler helal olsun sana, hemi de bravo. Bilir imiş efendi Bilal kanunları, bir müddeiumumi kadar. Biz anlamadık neden kaçar ahalinin önünde tavşan gibi. Hemi de girer çıkmaz sokağa. Şundan imiş ki, kalmasın başka çaresi.

 

About Kemal Gönüleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir