AHMET ÜNDAĞ’dan Bir Hikaye “ÇİĞKÖFTE”

AHMET ÜNDAĞ’dan Bir Hikaye “ÇİĞKÖFTE”

Ahmet Ündağ Yazdı

Ahmet Ündağ1

Haber beklenmeyen bir fırtına gibi tüm kenti dalgalandırıp, ikinci müdür olarak çalıştığım banka şubesinde patladı.

Koreli ölmüş !..

Fırtınanın önüne katıp getirdiği mutemet Avni, özellikle benim bulunduğum bölümün önünde durmuş, tüm bankaya duyurmağa çalışarak bağırıyordu.

Koreli ölmüş !..

Önce ayırdına varamamış, şaşkın şaşkın Avni’ye bakıyordum. Bu kez doğrudan bana döndü ;

Hüseyin bey, Koreli ölmüş dedi.

Anlamıştım anlamasına da, yine de bu bana imkansız bir şeymiş gibi geldiğinden, tepki veremiyordum. Koreli nasıl ölebilirdi ki…

Nasıl ?.. diyebildim.

Çiğköfteden, dedi.

Ne?..

Çiğköfteden… yerken boğazında kalmış, yemek borusunu tıkamış, yetiştirememişler.

Birden beynimdeki tüm hücreler şalterine basılmış bir makine gibi çalışmaya başladılar. “ Vay canına dedim, içimden. Koreliye bak sen. Onca ölümcül badireden geç, hepsini elinin tersiyle sinek kovar gibi defet, sonra bir çiğköfte…

Aniden bir gülme krizi geldi ki, tutabilene aşk olsun. Kendimi masanın gerisine atıp, ellerim böğrümde kahkahalarımı boğmaya çalışıyorum ama ne mümkün. İşte o anda güvenliğin sesini duymamla krizden çıkmam bir oldu. Doğrulduğumda, şaşkınlığını beli etmemeye çalışarak karşımda duran genç güvenlik görevlisi ;

Müdür bey sizi istiyor, dedi.

Kapıyı tıklayıp odaya girdiğimde, Müdür enlemesine volta atıyordu. Beni görünce telaşla gelerek koluma yapıştı.

Otur kardeşim, otur şöyle…

Masanın gerisine geçip kendisi de oturdu ama ne oturma, sanki diken üzerinde.

Ne olacak şimdi ?.. dedi.

Anlamazlıktan gelip, yüzüne baktım.

Ne, ne olacak…

Canım anlasana işte, Koreli ölmüş ya…

Evet.

Bizdeki mevduatı diyorum… Varisler çekerler mi hemen ?..

Müdür bey, daha cenaze kalkmadı.

Evet… Evet… Haklısın…

Yerinden kalkıp bir iki adım attı, sonra vazgeçip yeniden oturdu. Tedirgin, kabına sığmayan bir halde ;

Ama yine de bir tedbir gerekmez mi… Sen büyük mahdumla bir görüşsen… Biliyorsun…

Defin işi bir bitsin de…

Tabii… Tabii..

O halde bırakıp çıktım. Doğrusu onun yerinde olmak istemezdim. Mevduatımızın yüzde kırk ikisi Koreliye aitti. Bizde bu durumda genel merkezin bize koyduğu kotayı rahatlıkla aşıyor, her yıl yüklü bir pirim alıyorduk. Bize de bir şeyler düşüyordu ama, büyük bölümü müdürün cebine giriyordu. Bildiğim kadarıyla bir ev, bir de araba almış, taksite de girmişti. Korelinin büyük oğlu bu mevduatı bir saniye bile burada tutmaz. Bunu adım gibi biliyorum. Bu durumda Müdürün kotayı doldurması hayal. Tabii kuru maaşla taksitlerin ödenmesi de…

Doğrusu cenazede ki izdiham, hayal gücünü de aşan bir durumdu. Caddeler arabaları almadı. Bilmem hangi bakan, uzunca bir yolu yürümek zorunda kalmış. Bir vekiller ordusunu toplu halde yürürlerken bizzat kendi gözlerimle gördüm. Ticaret ve sanayi odaları başkanları, vali, belediye reisi, ünlü iş adamları… Say sayabildiğin kadar…

Koreliyi düşündüm. Sanki bir yerlerden bakıp, kıs kıs gülüyor gibi geldi bana. Hey koca Koreli, dedim içimden. Şu kente gelişine bak, bir de gidişine… Eğer onun hayatını kurtardığım gün, bilseydi ki günün birinde ruhunu bir çiğköfteye teslim edecek, sanırım o an kendisiyle birlikte beni de eşekler cennetine götürürdü.

O yaz – Karımın sonu gelmez ve de hesaba kitaba sığmaz isteklerini bir yana koysak bile – mutlaka tatile gitmeliyiz fikrine öylesine şartlanmışız ki, aksi olursa dünyanın sonu gelecekmiş gibi bir tavır içindeyiz. Gel gör ki, günü geldiğinde bütçemiz bu fikre şiddetle karşı koydu. Günlerce gazete ilanlarını didikledim, eşin dostun bildiği yerlere telefon ettim, ama hayır eldeki parayla mütevazi bir tatil adeta imkansız. O zaman karım, o müthiş silahına sarıldı. Boynu bükük, mutsuz çocuk pozlarına bürünüverdi. Eh, yaradan beni taştan halketmedi ya, onun bu hallerini görünce içimi bir isyan dalgası kapladı ki, avaz avaz bağırıyorum. Bre dinsizin önde gideni diyorum. – içimden tabii – Ulan çamaşır makinesi neyse ne de, akşamları kirlenen üç tabak, iki çatal için bulaşık makinası isterim diye tutturmanın alemi neydi… Üzerinde bunca taksit, ev kirası, mutfak masrafı şu bu varken bu bütçenin tatile karşı direnmesinden daha doğal ne olabilir. Neyse uzatmayalım, Allah yüzümüze baktı da bir arkadaşım Hızır gibi yetişip, bizim pamuk ipliğine bağlı evliliğimize sıkı bir düğüm attı.

Efendim bu arkadaş geçen yıl şirin bir balıkçı köyü keşfetmiş, ve de orada evine pansiyoner alan bir Ayşe teyze bulmuş. Hemen telefon edildi. Ayşe teyzenin oğlu balıkçı Recep’ le konuşuldu. Ücretler soruldu. Hesaplar yapıldı ve anlaşıldı ki, bizim naif bütçeyle bile on beş gün tatil yapabiliyoruz. Eh, bundan iyisi, şam da kayısı…

Köy gerçek bir cennet. Akvaryum gibi bir koyun etrafında tümü naranciye bahçelerinin içindeki köy evleri, ağaçlardan görülmüyor. Turkuaz mavisi ve yeşilin tonları iç içe… Ayşe teyzenin evi koyun üzerinde. Arkada koca bir mandalina ve limon ağaçlarıyla dolu bahçe uzanıyor. Karım ilk gün sakinliği yadırgadıysa da sonra kendisini bu dinginliğe kaptırdı da sorun çıkmadı.

Ben her sabah erken kalkıyorum. Paletlerimi ayağıma geçirip, koyu enlemesine yüzüp geliyorum. Döndüğümde Ayşe teyze o muhteşem kahvaltı sofrasını hazırlamış oluyordu. Hayrettir, karım da tam zamanında masada oluyordu. Artık buranın havasından mı yoksa kahvaltının hatırına mı bilmem…

Sonra her birimiz ellerimize birer kalın sopa alıp düşüyorduk yola. Civarda avuç içi kadar onlarca koy vardı. Gerçek birer akvaryumdan farksızdılar. Ve biz her koyda mutlaka yüzüyorduk. Leleğ çobanlarından farkımız yok demiştim bir gün karıma. Bu çok hoşuna gitmiş olmalı ki, her sabah kahvaltıdan sonra :

Hadi bakalım çoban, düş önüme diyordu…

O gün yine yüzüyordum. Koyun tam ortasındaydım. İlerden bana doğru gelen yatı görünce, adeta elim ayağım kesildi. Ömrümde böylesini görmemiştim. Tek kelime ile muhteşemdi. Süzüle süzüle geldi ve bulunduğum yerin az ilerisinde demir attı. Olduğum yerden bir süre izledim onu. Sonra karşı sahile yüzdüm. Orada çok güzel, küçük renkli çakıl taşları, deniz kabukları olduğunu görmüştüm ilk gün. Sonraki günler yanımda küçük bir poşet götürüp, karım için toplamaya başlamıştım. Götürdüğüm her torbaya çocuk gibi seviniyordu. Onun bu sevinci öylesine hoşuma gidiyordu ki, her gün topluyordum. O günde torbayı doldurduğumda güneşe baktım, kahvaltı zamanıydı. Yatın arka tarafından karşı sahile yüzüyordum ki, onu gördüm. Batıp batıp çıkıyordu. İmdat istediği belliydi ama, nedense sesi çıkmıyordu. Hızla ona doğru yüzdüm. Aramızda beş-altı kulaç kaldığında durdum ve seslendim ;

Telaşlanma seni kurtaracağım, ama sakın bana sarılma.

Sonra ondan olumlu bir yanıt bekledim ama, adamın yanıt falan verecek hali yok, resmen boğuluyor. Hızla yanına gidip, koltuk altlarından kolumu geçirdiğim gibi yata doğru çekmeye başladım. Yatın arkasındaki merdivene yapıştığımızda bende tükenmiştim. Adam adam değil, insan azmanı mübarek. Yüz okka desem az gelir.

O sırada güvertede önce telaşlı sesler işitildi, ardından bir takım başlar görüldü. Hemen birkaç kişi yıldırım hızıyla adamı yata aldılar. Ben de şöyle bir soluklanıp yeniden yüzmeye koyulduğumda, arkamdan seslendiler :

Hey arkadaş !.. Gel…Gel… Bey seni istiyor.

Eh, dedim kendi kendime. Gitti bizim ballı kaymaklı güzelim kahvaltı.

Güvertede bizim azmanı bir şezlong’ a uzatmışlar. Başında doktor olduğu belli biri tansiyonunu ölçüyor, nabzına bakıyor. Beni görünce bir el hareketiyle dağıtıverdi hepsini.

De gedin lan. Heç bi şeyim yoh benim…

Çil yavrusu gibi dağıldılar. Bana dönüp ;

Gel gurban gel… Hele otur yamacıma dedi.

Ben şezlonğlardan birisine ilişirken, iki tayfa arasında süklüm püklüm bir delikanlı getirdiler. Oğlanı görünce, hey Allahım dedim. Bunu yaratırken belli ki işin yokmuş. O boy pos, o atletik vücut, bebek gibi surat. Sanırsın Apollon mitolojiyi ispatlamak için tarihin içinden çıkıp gelmiş.

Bu arada bizim azmanın arkasında el pençe divan duran kaptan, eğilip kulağına fısır fısır bir şeyler anlatmaya başladı. O anlattıkça bizimkinin gözleri pörtledi, yüzü kırmızıya kesti, belli kan beynine sıçramış.

Ulan !.. Ulan !.. Dedi, boğulur gibi..

Kaptan hemen atıldı.

Aman beyim, tansiyonunuz var.

Kaptanın ikazı ile bir an durdu, derin bir nefes aldı. Sonra gayet sakin bir sesle ;

Atın denize dedi. İkisini de…

Sonra… Sonrasını ne siz sorun, ne ben anlatayım. Bana bir izzet. Bir ikram… Ben canım kahvaltıyı kaçırdığıma yanarken, bir sofra kurdular ki, süleymanın sofrası bunun yanında tefekküre çekilmiş dervişin çıkını gibi kalır. Bir yandan yiyip içiyoruz, bir yandan da beni soruşturuyor. Sanırsın istihbaratın eline düştüm.

Sonra başladı kendisini anlatmaya. Adı Şehmuz… Ama herkes onu Koreli diye biliyormuş. Askere gitmiş. Acemi eğitimi, Ali okulu derken kendini Kore tugayında bulmuş. Ama ne savaştık diyor… Anlatıyor ki, tarih yazmaz böylesini… Kendisinin de bulunduğu tabur pusuya düşmüş. Öldü diye bırakmışlar. Yaşlı bir köylü kadın bulup tedavi etmiş. Sonunda gemiye bindirip postalamışlar. İzmir de karaya çıkmış ki, Breh… Breh… denizin üzerinde koca bir kent. Memlekete gitse ne yapacak… Bir kerpiç dam. Tarla tapan yok. Yallah kaçağa… Onun da sonu bir jandarma kurşunu.

Bir ucuna kentin çöpünün döküldüğü koca bir arazinin diğer ucuna da kendisi bir baraka yapmış, bir gün hamallık, bir gün amelelilik gün geçirmeye başlamış.

Bir sabah barakanın arkasına yestehleyip döndüm ki, ne göreyim. Bana doğru bir kalabalık geliyor ama öylesi değil. Hepsi kelli felli haza beyefendi. Yanlarında da zabıtandan üniformalı adamlar. Ulan aman ki, aman dedim. Yoğsam bizim damı göçermeye mi geliyorlar. Yanıma vardıklarında patayı çakıp esas duruşa geçtim. En baştaki efendi durup şöyle bir baktı.

Kimsin sen ?.. dedi.

Uzatmayalım bizimki tekmili vermiş. Kore gazisi Şehmuz. Böyleyken böyle diye… Meğer o efendi belediye reisiymiş. Korelinin baraka kurduğu arazi de, kentte kurulacak bir fuar için ayrılan yer. Korelini o halinden çok hoşlanan reis..

Hadi bakalım demiş… İşte sana bir iş. Bu gördüğün araziyi dümdüz edeceksin. Sana dönüm başı bu kadar para. Ama öyle bir düzeltmelisin ki, bir uca koyduğum yumurtayı diğer uçtan görmeliyim. Yapabilir misin ?..

Korelidir patayı çakıp, siz emredin beyim, demiş.

Ertesi gün memlekete bir haber uçurmuş, haftasına yüz kişi İzmir’ e inmiş. Kazma kürek bir girişmişler, ha babam de babam, reisin istediğinden önce iş bitmiş. O günden sonra belediyenin nerede bir işi var gelsin Koreli. Tabii işler büyümüş. Bizim Koreli inşaat müteahhidi olmuş. Toplu konutlar, tatil siteleri, devre mülkler derken, Çocuklar büyümüş, işe el atmışlar, sonunda bu günkü Holdinğ ortaya çıkmış.

O böyle tatlı tatlı anlatıyor ama, ben diken üzerindeyim. Karım her an köyü ayağa kaldırabilir. Aman dedim Koreliye, bana müsaade. Yoksa benim hanım böyleyken böyle…

Haklısın dedi. Git, git ama akşama karını da al gel. Sana kendi elimle çiğköfte yapacağım.

Başından beri kafamı kurcalayan soruyu sormadan edemedim.

Kimdi o delikanlı ?..

Onu da akşama anlatırım.

Anlattı da…

Bizim Apollon meğerse can kurtaran’mış. Yüzme bilmeyen Koreli oğlanı maaşlı yanına almış ki, böyle kuytu koylarda yatın merdivenine tutunup denize girdiğinde başına bir iş gelmesin. Gel gör ki oğlan, sekreter kızla işi pişirmiş. O gün Koreli boğulurken, halvet halindeymişler.

Hocanın Kırkpınar cazgırları gibi naralanmasıyla, sıçrayıp kendime geldiğimde ;

Hakkınızı helal edin diyordu.

Hep birlikte helal olsun dedik.

Cenaze dağılırken bir şoför, uçmasın diye kasketini tutarak koşar adım yanıma geldi.

Beyim, patron sizi istiyor dedi.

Gösterdiği yere baktım. Korelinin büyük oğlu, limuzinin arka koltuğunda pencereden bana bakıyor. Yanı başımdaki müdürle göz göze geldik. Kurbanlık koyun misali boynunu büktü. Limuzine gittim.

Başınız sağ olsun, dedim.

Teşekkür ederim Hüseyin bey, dedi. Mümkünse yarın şirkette görüşelim.

Sekreter kıza daha adımı söylerken, poposuna iğne batırılmış gibi yerinden fırlamasıyla beni odaya sokması bir oldu. Büyük mahdum bana yer gösterirken ;

Kusura bakmayın Hüseyin bey, sizi buraya kadar yordum. Ama öğrenmek istediğim özel bir konu var.

Buyurun sizi dinliyorum dedim.

Rahmetli babamın hayatını kurtardığınız söyleniyor. Bu denli büyük bir mevduatı da sizin şubenizde bu nedenle tutuyormuş. Doğru mu ?..

Güldüm.

Tevatür beyefendi dedim. Rahmetli pederinizle hasbelkader tanıştık. Birbirimize karşı saygı çerçevesinde bir muhabbetimiz oldu. Hepsi bu…

Herhalde böyle bir cevap beklemiyor olacak ki, şaşkın yüzüme baktı.

İyi ama, bu kadar büyük bir meblağı neden sizde tutsun ki ?..

Ne yazık ki, bunu öğrenme şansımız kalmadı beyefendi.

Haklısınız… Teşekkür ederim. Sizi yordum.

Estağfurullah, deyip çıktım.

Tahmin edersiniz ki, çok geçmeden büyük mahdum şubeden tüm mevduatı çekti. Bir süre sonra müdürün orta Anadolu da bir şubeye tayini çıktı. Bana gelince… Ben istifa ettim. Karım buna bir anlam veremedi.

Peki ne yapacaksın ?.. Dedi.

Bu nasıl geçineceğiz anlamına geliyor.

Ona hikaye yazmak istediğimi söyledim. Bundan böyle kalemimle geçinmeye çalışacaktım. Bana bakışından, halime acıdığı belliydi. Bir meczuba bakar gibiydi. Birkaç gün sonra eşyaları toplayıp annesine gitti. Ardından boşandık.

Bense, söylediğim gibi yazmaya başladım. Kim bilir belki ünlü bir yazar bile olabilirim.

About Kemal Gönüleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir