Ahmet ÜNDAĞ’DAN BİR AŞK HİKAYESİ

Ahmet ÜNDAĞ’DAN BİR AŞK HİKAYESİ

BANA AŞKI ANLAT”

Ahmet Ündağ Yazdı

ahmet-undag1

BANA AŞKI ANLAT”

Tiyatronun kulis kapısından Belediye çay bahçesine çıktı. Bir an elini gözlerine siper ederek, dışarıdaki keskin ışığa alışmak için durdu. Eylül’ün son haftasıydı ama, hava hâlâ cehennem sıcağıydı. İlerde, çay ocağının önündeki kameriyenin altında kalabalık bir gurup kümelenmişti. Her kafadan bir ses çıkıyor, arada bir atılan kahkahalar geniş çay bahçesinde çın çın ötüyordu. Orada ne oluyor diye bakmaya gerek yoktu. Biliyordu ki, o gurubun ortasında Belediyenin muhasebe şefi Remzi ağabeyle, ciğersöken binbaşı tavlaya oturmuşlardır. Zaten o sırada ciğersöken binbaşının davudi sesi top gibi gürledi.

-Eh oğlum Remzi, osuruğunu kördüğüm ettim ulan.Yangın baltası getirsen çözemesin namussuzum. 

Aynı anda oradakilerden yeni bir kahkaha fırtınası patladı. Fırat anladı ki, ciğersöken binbaşı, Remzi’yi altı kapıya aldı.

Ciğersöken binbaşı , Fırat’ın orta okulda kimya öğretmeniydi. Ders yılının ilk günü, sınıfa otuz sekizlik Çanakkale topu gibi dalmıştı. Öyle iri yarı, öyle heybetli bir adamdı ki, sınıf rap diye ayağa dikilmişti. Ardından  davudi sesi duymuşlardı.

Merhaba çocuklar, oturun.  

Sınıf nasıl kalktıysa, yine öyle oturmuştu. Fırat sınıfın en küçüğü olduğu için en önde oturuyordu. Ciğersöken binbaşı sınıftakileri süzerek arkaya doğru yürüdüğünde görmüştü Fırat. Orada, kapının yanında dal gibi ince, gözleri trahomlu bir çocuk dikiliyordu. O sırada ciğersöken binbaşı geri dönmüş, Fırat’ın tepesine dikilmişti.

-Adın ne senin? 

-Fırat hocam. 

-Pekala Fırat. Bu gördüğün de benim oğlum Ahmet. Artık birlikte oturacaksınız. 

Ciğersöken binbaşıyla böyle tanışmıştı. Başka zaman olsa Fırat bu şamatayı asla kaçırmazdı. Ama biliyordu ki, şimdi yanlarına gitse eski hocası, şimdilerde yakın dostu olan bu adam, tavla bitene kadar onu bırakmazdı. Oysa Fırat’ın işi vardı. 

Bahçeden çıktı, Tiyatronun arkasında ki Reşatbey mahallesine uzanan caddeyi geçti, Belediyeye ait araçların park ettiği, bir nevi kademe işlevi gören geniş arsanın girişinde tezğah açan Emin ustanın tablasına gitti. Emin ustanın seyyar kebabçı tablasının önündeki masa vazifesi gören alçak sehpaların hemen tamamı doluydu.

Şüphesiz Adana denilince akla ilk gelen kebabtır ve kebab da onbaşılardır. Kazancılar çarşısında bulunan yerinde mutfak kısmı açıktır. Müşterinin gözü önünde etlerin nasıl işlendiğini, o koca zırhlarla nasıl kıyıldığını görürsünüz. Yine de Fırat, yıllar sonra kente döndüğünde Emin ustayı keşfetmiş ve onbaşılar mı, Emin usta mı sorusuna net bir cevap verememişti.

Emin usta şakaklarından süzülen teri omzundaki peşkirle silerken, karşısına dikilen Fırat’a gülümsedi.

-Hoş geldin gardaş. 

-Hoş bulduk usta. Kolay gelsin. 

Ellleri mangalın üzerinde şaşırtıcı bir hızla çalışıyordu.

-Kıyma mı, kuşbaşı mı? 

Fırat göz ucuyla sehpaları kolluyordu.

-Kuşbaşı olsun. 

-Oldu bil. 

O sırada yemeğini bitirmiş kalkan birisini görünce, Emin ustaya işaret etti.

-Oradayım. 

-Başım gözüm üstüne benim babam. Hemen atıyorum şişleri. 

Fırat giderek boşalan sehpanın önündeki hasır tabureye oturdu. İçinde bulunduğu geniş arsaya baktı. Kim derdi ki burası bir zamanlar kentin en lüks yazlık sineması diye. Şimdi bile unutamadığı ne filmler seyretmişti burada. Önemini çok sonradan anladığı Jean luk godart’ın, Fransız yeni gerçekçiliğinin temel taşı sayılan SERSERİ AŞIKLAR’ı. Jean paul belmando oynuyordu. Ve daha ne filmler. O zamanlar kentteki kışlık sinemaların bir de yazlıkları vardı. Burası alsaray sinamasının yazlığıydı. Yazlık IŞIK sineması. Hey gidi ALSARAY sineması, adı gibi gerçek bir saraydı. Kapısında apoletli giysileri içinde, gerçek saray teşrifatçılarından farksız görevliler olurdu. İlk gittiğinde nasıl da şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı. O salaş, adeta harabe sinema, gerçek bir saray olmuştu. O zamanlar kocavezirde oturuyorlardı. Evlerinin önünden geçen cadde, sebze pazarında son bulurdu. Hemen bitişiği buğday pazarıydı. Altı – yedi yaşlarındaydı. Mahallenin çocuklarıyla buğday pazarında etrafa saçılmış taneleri toplayıp biriktirir, sonra satarlardı. Otuzar kuruş biriktiğinde de, hep birlikte o salaş sinemanın gündüz matinesine giderlerdi. 36 kısım tekmili birden. Yüzbaşı Amerika,  baytekin seyyareler aleminde,  Errol fleyn,  karaip korsanı ve diğerleri. Sonra işte o harabeyi FİTAŞ almış, gerçek bir saray haline getirmişti. Biletler de otuz kuruştan, yüz otuz kuruşa çıkmıştı. Sonraki birkaç yıl, sinemanın her önünden geçişinde, bir gün oraya gireceği günü hayal etmişti. Sonunda o gün gelmişti. İlk okul dördüncü sınıfa pekiyi ile geçince, ödül olarak babasından kendisini alsaray sinemasına götürmesini istemişti. Napolyon’un sevgilisi Desiree oynuyordu. Babası hiç yalvartmadan kabul etmişti. Şimdi düşünüyor da, tarihe meraklı olan babası da o filmi görmek istiyormuş demek ki..

Başka bir yerde görse, general olduğundan asla şüphe duymayacağı bir teşrifatçı önlerine düşüp koltuklarını göstermişti. O pırıl pırıl kırmızı deri koltuklara kurulmuş, sevinçten içi içine sığmamıştı. 

Fuayede ve salona girişte iri harflerle KABUKLU YEMİŞ YEMEK YASAKTIR yazıyor olmasına rağmen, filmin ilk yarısı boyunca tam arkasında, kulağının dibinde “ çıt, çıt “ diye bir ses sürekli yinelenmişti. Işıklar yanar yanmaz ilk işi dönüp arkasına bakmak oldu. Gözlerine inanamamıştı. Sıra arkadaşı Senem’di. Muzip bir gülümseme ile kendisine bakıyor, bir yandan da avucunda biriktirdiklerini bacakları arasında saklamaya çalışıyordu. Daha ağzını açmadan “ sus “ işareti yapmıştı. Bakışlarıyla az ilerde dikilmiş salonu izleyen teşrifatçıyı işaret etmişti. Fırat çaresiz önüne dönmüştü. Az sonra omuzu üzerinden bir el uzanmış, kulağının dibinde fısıltıyla;

-Al şunları, demişti.

Bir avuç dolusu fıstığı Fırat’a uzatmıştı.

İşte az sonra o Senem‘le buluşacaktı.

Reşatbeyde Senem’in bürosuna giderken, birbiri peşi sıra ip gibi dizilmiş sokakları geçerken, aynı şekilde her sokağın köşesini döndüğünde, onları bir cetvel düzgünlüğünde kesen  diğer sokakları gördüğünde, kent’in bu bir hayli eski semtinin şehir planlamacılığı açısından ne denli hayranlık verici olduğunu yeniden duyumsuyordu. Her ne kadar şurada, burada üç katlı, beş katlı çırılçıplak beton yığını binalar boy gösteriyor olsalar da, semte hakim olan o bahçe içinde kutu gibi evlerin ahengini henüz bozacak boyutta değillerdi. Söylendiğine göre bu semti bir Alman şehircilik uzmanı planlamıştı. Atatürk 927’lerde bu Almanı Ankara için çağırmış, nasıl olmuşsa o arada bu semti de planlamıştı. Şimdi yarım asır sonra kent’in göbeği de dahil, bir çok yerini o çirkin, sıvasız ham biriketlerle yapılmış , üstleri gelişi güzel tenekelerle kaplanmış, sokak yerine bir labirentin koridorları gibi eğri büğrü giriş çıkışları olan, arada bir paslı yağ tenekeleri içinde mevsimlik çiçeklere rastlanan mahalleler mantar gibi üremişti.

Uzun yıllar sonra bu kent’e yeniden döndüğü şu günlerde, çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını yaşadığı, cadde ve sokaklarında iki yanlı turunç ağaçlarının bulunduğu – o ağaçların çiçeklendiği mevsimde bütün kent turunç çiçeği kokardı – dört yol meydanından istasyona kadar karşılıklı büyük bahçeler içinde bulunan zarif villaların yok olduğunu, yerlerine büyük iş hanlarının, apartmanların dikildiğini, onlarla birlikte turunç çiçeği, yasemin ve hanımeli kokularının da yok olduğunu, kent’in ruhunu kaybettiğini görmenin sarsıntısıyla, kendi çocukluk ve saflığını da yitirdiği duygusuyla içinin ezildiğini hissetmişti.

Gazipaşa bulvarının girişini enlemesine kesen, nihayetinde dilber sekisi’ne çıkan geniş caddeye çıktı. Elli metre kadar yürüdü, Menekşe kebabçısı’nın önüne gelince durdu. Kebabçının bitişiğindeki binaya baktı. İkinci katta, caddeye bakan iki pencere arasındaki boşluğa yerleştirilmiş tabelayı gördü. “ AVUKAT – SENEM TEKİN “ 

Büroya girdiğinde, Senem geniş çalışma masasının gerisinde önündeki bir dosya ile meşguldü. Fırat’ın girdiğini gördüğünde, zinciri omuzlarına düşen gözlüğünün üzerinden bir an baktı.

-Tam vaktinde, otur lütfen. 

Gözleriyle masanın önünde karşılıklı duran koltuklardan birisini işaret etti.

Fırat oturdu.

-Ne içersin? 

-İçmesem de olur. 

-Birlikte kahve içelim. Nasıl olsun? 

-Sen nasıl içiyorsan. 

-Ayşe! Bize iki tane orta kahve söyler misin… 

Büro iç içe iki odaydı. Girişte stajyer Ayşe oturuyordu. Bir yandan Senem’in verdiği işleri yaparken, diğer yandan gelenleri karşılardı.

-Bana birkaç dakika izin ver, dedi Senem. İki buçukta bir duruşmam var. Şu dosyaya bir göz atmam lazım. 

Yeniden önündeki dosyaya döndü.

Fırat oturduğu yerde onu izliyordu. Çok güzel diye düşündü. O zamanlar da bu denli güzel miydi… Aynı sırayı paylaştıkları çocukluk günlerini hatırlamaya çalıştı. Bu kuzguni siyah, kendinden bukleli asi saçlar yine böyle miydi. Ama o simsiyah, kocaman derin gözler yine aynıydı. O zamanlar biraz çelimsizmiş gibi görünürdü. Oysa şimdi sırım gibi bir vücudu vardı. Diri ve dimdik göğüsleri üzerindeki bluzu geriyordu. Otuz dört yaşındaydı. Biliyordu Fırat. Çünkü aynı yaştaydılar. Fakat yirmi yaşındaki bir genç kızın diriliğine sahipti. Peki bu olağan üstü, büyüleyici güzellik… İşte o bulunduğu nokta da tam kıvamını bulmuştu.

Yaz tatili bitip de beşinci sınıfa başladıkları ilk gün, yine en öndeki sıralarında yan yana oturduklarında Fırat, Senem’in kendisine olan davranışlarında, bakışlarında, konuşmalarında bir farklılık hissetti. Yalnızca aynı okula giden, aynı sınıfta okuyan, aynı sırayı paylaşan iki çocuğun ilişkisinin ötesinde, öyle bir sinemada, öyle bir kuralı gizliden de olsa çiğnemiş olmanın sırrını paylaşan gizemli bir yakınlaşmaydı bu.

Ders yılı içinde daha da yoğunlaşan bu yakınlaşma, bir süre sonra sınıftaki arkadaşları arasında fiskoslaşmaya kadar varmıştı. Ardından imalar, laf vurmalar başladı. Sonunda açık açık söylemekten de çekinmediler. Aslında istedikleri ikisinin ağzından açık bir itiraftı. Bunu bize yutturamazsınız, biz biliyoruz zaten tavrı içindeydiler. Fırat da, Senem de buna yanaşmadılar. Bu da onları daha da azdırdı, baskılarının daha da yoğunlaşmasına neden oldu. Aslında Senem’in o pervasız, meydan okuyan duruşu olmasa, Fırat bu durumdan rahatsız olabilirdi. Öyle olunca, Fırat da ona ayak uydurmuştu. Yine de bütün bu baskılar, zaman zaman bu ilişkiyi alay konusu boyutuna taşıyan söyleşiler, asla bir olumsuzluk içermiyordu. Sınıftakilerin ikisini birbirlerine yakıştırdıklarını hissediyorlardı. Sonunda bu mutlu günler bir ramazan gecesi sona ermişti.

Fırat o günleri yaşarken, mutlu günler olduğunun hiçbir zaman farkında olmamıştı. Çok sonraları o günleri düşündüğünde mutlu günler olduğunu anlamıştı.

O ramazan gecesi babası, teravih namazı için evlerine hayli yakın olan çifte minare camisi’ne gitmeye karar vermişti. Bunun nedeni, kent’in müftüsü Cemalettin hoca efendinin o akşam orada vaaz verecek olmasıydı. Cemalettin hoca efendi, babasının ahbabıydı. Her Cuma, namaz vaktinden iki saat önce dükkâna gelir, babasıyla karşılıklı kahvelerini içerlerken, sonu gelmez sohbetlere girerlerdi. Din eksenli bu sohbetler, olmazsa olmaz günlük siyasete göndermeler de içerirdi. Her öğlen sefertasında basının yemeğini götüren Fırat, cumaları erken gitmek zorunda olduğu için yemeği beklemezdi. Dükkânı babasından teslim alır, o da Cemalettin hoca efendiyle yağ caminin yolunu tutardı. Çünkü her Cuma Hoca efendi yağ camiinde vaaz verirdi. Caminin içi, avlusu dolar, yetmez insanlar caddeye taşardı. Büyük saate uzanan cadde doğal olarak trafiğe kapanırdı. İşte bu nedenle hoca efendinin peşine takılmış, teravih namazlarını onun vaaz verdiği camilerde kılıyorlardı. Yağ camiikemeraltı camii, yeni cami, tahtalı cami derken, bu akşamda çifte minare camiine gidiyorlardı.

Babasıyla sokak kapısından çıktıkları anda, karşı komşuları Mehdi beyle oğlu Tahir’in de aynı anda sokağa çıktıklarını gördüler. Mehdi bey, fabrikada usta başıydı. Hoş sohbet, nüktedan ama aynı zamanda alkolikti. Her gün akşamüstü eve geldiğinde, çilingir sofrası ondan önce hazır olurdu. Mehdi bey üzerini değişir, elini yüzünü yıkar, sofraya otururdu. İlk iki duple rakısını sessiz, içine kapanık, düşünceli içerken, karısı Saime teyze ağır ağır akşam yemeği için masayı hazırlardı. Hayli tombul, beyaz tenli, ay yüzlü, yüzünden hiç gülümseme eksik olmayan bir kadındı Saime teyze. Üçüncü dupleye başlarken herkes sofrada olurdu. Saime teyzenin bire bir kopyası olan kızları Nilgün abla, o sırada Tahirle  sokakta birlikte oynuyorlarsa Fırat da o sofrada yerini alırdı. Tahir, Fırat’tan iki yaş büyüktü. Birinci ve üçüncü sınıfta kalmış, çift dikiş okumuştu. O nedenle şimdi Fırat’la aynı sınıftaydılar. Beşinci sınıfa geldiği halde, ancak heceleyerek okuyabiliyordu. Mehdi bey, oğlunun okuyamayacağını çoktan anlamıştı. Geçen yaz onu bir tenekecinin yanına çırak vermişti. Hiç değilse bir zenaat öğrenmeliydi. Bütün gayretleri bir ilkokul diplomasına sahip olması içindi. 

Hepsi sofraya oturduklarında Mehdi bey kıvamını bulmuş olurdu. Bu artık şarkılara başlama zamanıydı. Şimdi, derdi Mehdi bey. Sizlere doksan yıllık bir türkü söyleyeceğim. Parmaklarının ucuyla masanın kenarında tempo tutarak başlardı. “ Telgrafın tellerine kuşlar mı konar “ Diye. Bu derdi, Zeki Duygulunun sevgilisinden ayrıldığında çok hüzünlüyken, sahilde bir bank’a oturmuş, gurubu izlerken yaptığı beste. “ Alnımdaki hattı yaşımın matemi sanma “ İşte o zaman olağanüstü güzel bir sesi olan Saime teyze de, şarkıyı ondan devralır, “ her çizgi açıldı acı hicran yarasından “ diye devam ederdi.

İşte bu Mehdi bey, Ramazan geldi mi ağzına bir yudum içki koymazCumaları  ve teravih namazlarını da asla ihmal etmezdi. Babasıyla Mehdi bey sadece kapı karşı komşu değil, bayağı arkadaştılar. Başlangıçta, dini bütün bir adam olan babasıyla, ramazanın dışında alnı secde görmeyen Mehdi beyin bu yakın arkadaşlığı Fırat için çelişkili bir durumdu. Bu nedenle bir gün bu düşüncesini babasına da açmıştı. Her koyun kendi bacağından asılır demişti babası. Unutma ki bizim dinimizde ruhban sınıfı yoktur. Herkes doğrudan doğruya Allaha karşı sorumludur. Bizim bir başkası hakkında hüküm vermemiz, sümme haşa, kendimizi Allahın yerine koymak olur ki, işte asıl affı mümkün olmayan suç budur. 

Babasıyla Mehdi bey selamlaşıp birlikte yürümeye başladıklarında, Tahir’le birlikte iki adım geriden peşlerine takılmışlardı.

Birlikte yürürlerken, Tahir bir ara ona küçümseyen bir bakışla bakmış;

-Ne o, demişti. Sende mi teraviye gidiyorsun? 

Şaşırmıştı Fırat, bir anlam verememişti.

-Sen ne diyorsun ya… 

-Diyorum ki, senin ne işin var teravide oğlum. Sen mum söndü’ye gitsene. 

-Ne mum söndüsü? Açık açık söylesene lan, ne diyorsun. 

-Bırak oğlum numara yapmayı. Bütün okul bilmiyor mu, o Kızılbaş kızla sevgili olduğunu. 

-Kızılbaş kızla mı… Sen Senem için mi söylüyorsun. Senem mi Kızılbaş? 

-Tam üstüne bastın. Kaldır ayağını. 

Fırat ne söyleyeceğini bilemeden kalmıştı. Senem Kızılbaş mıydı yani. Bir türlü konduramıyordu.

-Get lan işine… Bak, iftira atma kıza. Valla kıldığın namaz tenine yapışır ha… 

-Ne iftirası oğlum. Bilmiyorsan sor öğren. 

Fırat inanamıyordu. O an bütün yüreğiyle bunun böyle olmadığını, Tahir’i sıkıştırıp “ Şaka yaptım oğlum. Senle maytap geçtim “ demesini istiyordu. Ama camiye gelmişlerdi. Konuşma da orada bitti.

Doğruydu. Senem kızılbaştı. Fırat büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Ama daha da kötüsü, içinde büyüyen aldatılmışlık duygusu oldu. Bu giderek büyüyen, öfkeye dönüşen bir duyguydu. Ona öyle geliyordu ki, Senem bilerek, isteyerek Kızılbaş olduğunu kendisinden saklamış, onu aldatmış, Fırat’ı duygusal olarak kendisine bağlamıştı. Mum söndü ile ilgili anlatılanlar tüm detaylarıyla aklına geliyor, o sahneler gözlerinin önünde canlanıyor, nasıl bir arada toplandıkları, nasıl mum söndürüldüğü, nasıl kim kimi yakalarsa… İhtimal bunca zamandır onları birlikte gören arkadaşları da aynı sahneleri gözlerinin önüne getiriyor, kim bilir Fırat’a ne gözle bakıyorlardı.

Böyle olunca, Senem’den uzaklaştı. Üstelik bunu Senem’le konuşmadan, hiçbir şey söylemeden yaptı. Hem ne diyebilirdi ki, “ Kusura bakma. Senin Kızılbaş olduğunu bilmiyordum. Yeni öğrendim. O nedenle artık görüşmeyelim. “ Bunu asla söyleyemezdi. Hem neyse ne… Görüşmezdi, olur biterdi işte. Ama düşündüğü kadar basit değildi. Böylesine yoğun bir ilişki, aniden bıçak gibi kesiliyorsa, bunun bir nedeni olmalıydı. Doğal olarak Senem de bu nedenin peşine düştü. Derste yan yana otururlarken, Senem kaşla göz arasında bir açıklama istiyor, olmazsa teneffüste peşine düşüp sıkıştırıyordu. Fırat’ın ketum davranışı, Senem’in inadı, sınıfta belirgin bir huzursuzluğa yol açmıştı.

O gün – Sonraki yıllarda Fırat’ın belleğine o meş’um gün olarak yerleşecek olan gündü – 23 nisan gösterileri için okul olarak stadyumdaki genel provaya gidiyorlardı. İkisi de folklor gurubundaydılar. Senem folklor da olağanüstü yetenekliydi. Bütün grubun başını çekiyordu. Fırat’a gelince, o bu konuda aynı ölçüde yeteneksizdi. Folklor grubuna katılmayı asla istememişti. Gel gör ki, Senem onu yanında istiyordu. Tüm direncine rağmen, onun inadını kıramamıştı. Senem’in onu özel olarak çalıştırmasına rağmen, ancak sırıtmayacak kadar bir uyum sağlayabilmişti.

Yolda, Senem yanı başında yürümeye başlamıştı. Bir ara koluna dokunda.

-Bana ne olduğunu söyleyecek misin dedi.

-Git başımdan ya, uzak dursana sen. 

O zaman Senem, onun kolunu sertçe yakalayarak kendine çevirdi.

-Sen böyle davranırken, yanında durmaya niyetim yok. Ne olduğunu söyle, gideceğim. 

Fırat’ın gözlerinin içine bakıyordu. O zaman Fırat, onun o koskocaman, simsiyah gözlerinin derinlerindeki öfkeyi gördü. Bir an yılgınlığa kapılır gibi oldu. Ama savunma iç güdüsüyle olsa gerek hemen kendini toparladı. Sertçe kolunu çekerken, Senem’i göğsünden itti. Senem beklemiyordu, boş bulundu ve sırt üstü düştü. Dirseği bir taşa gelmiş, yarılan yer kanamaya başlamıştı. Arkadaşları koşup hemen kaldırdılar. Sonra, orada öyle dikilen, yaptığından hiç de pişman gibi gözükmeyen Fırat’a bakmışlardı. En hafifinden ayıplayan, hatta bu davranışıyla onu aşağılayan bakışlarla karşı karşıya kalan Fırat, o an dışlanmışlığının farkına varmış, denetimsiz bir öfkeyle bağırmıştı.

-Al işte, söyleseydin ya Kızılbaş olduğunu, bunlar olmazdı. 

Aynı anda kulağına yapışan bir el, şiddetle çekerek Fırat’ı kendisine çevirmişti. Öğretmenleri Ayşe hanımın öfkeden çarpılmış yüzünü gördü. Bir yandan kulağını kıvırarak çekerken, aynı anda diğer eliyle yanağına bir şamar indirmişti.

-Seni eşek… Seni hayvan… Defol! Defol, gözüm görmesin seni. 

Acısı yüreğine vuran kulağını tutarak uzaklaşmıştı oradan. Az sonra bir ağlama nöbetine tutuldu. Hem koşuyor, hem ağlıyordu. O ana kadar kendisini çok seven, kendisinin de taparcasına sevdiği Ayşe öğretmenin o öfkeden çarpılmış korkunç yüzü gözlerinin önündeydi. Doğru, kulağı çok ağrıyordu. Ama Fırat, onu ağlatanın kulağının ağrısı olmadığını biliyordu.

Kahveler geldiğinde, Senem dosya ile olan işini bitirmişti. Aldığı notlarla birlikte dosyayı evrak çantasının içine yerleştirdi.

-Eveettt!.. Gelelim sana. Anlat bakalım, niye çağırmışlar tiyatroya seni? 

-Fırat tam kahveyi içiyordu ki, durdu. Soran gözlerle Senem’e baktı. 

-Senem! 

-Tamam, biliyorum. Daha dosyaya ciddi olarak bakamadım. 

Fırat bir şey söylemek üzere dikelince, Senem fırsat vermedi.

-Merak etme, zamanımız var.Yarından sonra onun üzerinde çalışacağım. Hem bak ne diyeceğim, sen beni cumartesi yemeğe götür, ben de dosyayı çalışmış olarak geleyim. Konuşalım, tamam mı? 

Fırat çaresiz baktı. Hiç değişmemişti. İpler her zaman onun elinde olurdu.

-Tamam… Sen öyle diyorsan. 

-Ama bak, kebabçı falan istemem ha, gına geldi be. Adam gibi bir yer bul. 

-İyi ya, bakarız adam gibi bir yer. 

İçinden “ Adam gibi bir yermiş, diye söylendi. Burası Adana kızım. Kebabçı ya da paçacıdan başka nerede öyle adam gibi bir yer. “ 

-Ne oldu Fırat efendi, niye süngün düştü öyle. Bu davaya bedava bakacağımı mı sandın. Bak söyleyeyim, bu yemek daha ön avans. Hayır, aklında olsun da. Neyse, gelelim sana, hadi anlat. 

-Ya ne anlatayım, gittim işte. Daha ortada bir şey yok. 

-Fırat! Bak duruşmaya gideceğim, özetle şunu. 

-Tamam. Bu Kenan Evren her yere bir adam atıyor ya, buraya da belediye başkanı olarak bir albay göndermişler. 

-Onu biliyoruz canım. 

-Neyse işte, o da kapalı duran tiyatro salonunu görünce, burayı faaliyete geçirelim diye emir vermiş. Şimdi kadro kurmaya çalışıyorlar. Hepsi bu. Albayla pazartesi görüşeceğiz. 

-İşte bu, bak ne güzel anlattın. Telin dökülmedi ya. Peki ne düşünüyorsun? 

-Bilmiyorum. Bakalım, bir görüşelim de. 

-İyi ya, hadi o zaman çıkalım. Ben ancak yetişirim. 

Caddeye indiklerinde Senem, bir taksiye atlayıp gitti. Fırat bir an arkasından baktı, sonra dilber sekisine doğru yürüdü. Yokuşu çıkıp, setin üzerine vardığında, nefeslenmek için durdu. Üzerine çıktığı asfalt yol, solda eski baraja kadar gidiyordu. Bulunduğu yerden nehrin üzerinden karşı kıyıya uzanan demir köprü bütünüyle görünüyordu. Çocukken, baraj kapaklarının kapalı olduğu zamanlarda, nehrin suyu ana yatağına çekilirdi. O zaman köprünün tam ortasında korkuluklara çıkıp beklerlerdi. Sonunda bir tren geldiğinde, köprü şiddetli bir deprem oluyormuşcasına titremeye başlardı. İşte o zaman kendilerini çığlık çığlığa boşluğa bırakır, suyun en derin olduğu ana yatağa mermi gibi düşerlerdi. Belli belirsiz bir gülümseme yaladı geçti yüzünü. Hadi şimdi de yapsana dedi. Sonra da, sen manyak mısın oğlum, diye yanıtladı kendisini. Sağa dönüp taş köprüye doğru yürümeye başladı. Setin altına düşen sol yanı, nehir boyunca narenciye bahçesiydi. Yol boyunca da iki taraflı okaliptus ağaçları sıralanmıştı. Yeşil bir denizde yürüdü.

O yıl mezun olmuşlar, Senem’i de bir daha görmemişti. Bir yıl sonraydı.

Orta ikiye geçtiği o yaz, mahallenin çocuklarıyla top oynamaya gitmişlerdi. İstasyondan Kasım Gülek köprüsüne kadar uzanan bir dizi demiryolu lojmanları vardı. Yan yana, önlerinde minyatür bahçeleri bulunan kutu gibi evlerdi. İşte orada demirsporun antreman yaptığı bir sahası vardı. Sıcaktı. Sıcaktan, susuzluktan dilleri bir karış dışarıda ara vermişlerdi.

Tam da o sırada görmüştü Fırat. Adamın biri o küçük bahçesinde elinde hortum, çiçeklerini suluyordu. Doğru oraya gitti. Bahçeyi çeviren bembeyaz boyanmış tahta çitlerin gerisinden seslendi;

-Amca! Biraz su içebilir miyiz? 

Adam baktı. Tertemiz bir yüzü vardı. Sevecen bakıyordu. Saçları ipeksi beyazdı, ama diri görünüyordu. Fırat aniden tanıdık bir yüzle karşılaştığı hissine kapıldı.

-Tabii evladım, gel içeri. 

Fırat bahçeye girdi, adamın uzattığı hortumu aldı.

-Arkadaşlarını da çağır, elinizi yüzünüzü yıkayın ama içmeyin. Size içeriden su getireyim. 

Eve girerken Fırat da bir ıslıkla çocukları çağırdı. Kalabalıktılar, bahçe zarar görmesin diye çitlerin dışında yıkandılar. Kafalarına su tuttular.

Adam yanında bir kızla evden çıktı. Kızın elinde üzerinde bardaklar bulunan bir tepsi vardı. Diğer elinde de buğulanmış bir sürahi. İkinci bir sürahi de adamın elindeydi.

Fırat dondu kaldı. Adeta nutku tutulmuştu. Kız Senemdi. Adamın yüzünün neden tanıdık geldiğinin ayırtına vardı. Kızına çok benziyordu. Ya da kızı ona. Senem de görmüş, o da kısa bir şaşkınlık geçirmiş, fakat hemen toparlanmıştı.

Çocuklar sularını içerken, Fırat hâlâ şoktaydı. Gözleri yerde, su içmek bile aklına gelmiyordu. Bir ara göz ucuyla Senem’in, babasının – babası olmalıydı – kulağına bir şeyler fısıldadığını gördü. Adam başını sallayarak Fırat’a baktı.

Sularını içmişler ayrılıyorlardı ki, adam peşlerinden seslendi;

-Evladım, biraz bakar mısın… 

Hepsi birden döndü.

-Adın ne senin? 

Fırat’a bakıyordu.

-Fırat efendim. 

-Sen birkaç dakika kalabilir misin, izin verir misiniz çocuklar? 

Çocuklar “ tabii amca “ dediler, Sahaya doğru uzaklaştılar. Fırat kalmıştı.

-İçeri gel evladım. Geç, şöyle otur biraz. 

Evin önündeki küçük terasta bir masayla iki sandalye vardı. Fırat oraya yürüdü fakat oturmadı. Karşılıklı kaldılar. Senem babasının arkasında bekliyordu.

-Benim adım Ali. Senem’im babasıyım 

Sustu. Fırat ellerini önünde kavuşturmuş, gözleri yerde, suskun bekliyordu.

-Sanıyorum ikinizin arasında uzun zaman önce halledilmesi gereken bir konu var. Bence daha fazla geciktirmeyin. 

Ali bey, sözlerini bitirince arkasını dönüp eve girdi. Senemle karşı karşıya kalmışlardı. Çekinerek kızın yüzüne baktı. Gözlerinde o her zamanki koruyan, kollayan, sevecen bakışı vardı. Gülümsüyordu.

-Otursana dedi.

Fırat bu kez oturdu.

-Sen susamadın mı? 

Fırat şaşkın, anlamsız baktı. Senem bir bardak su doldurdu, karşısına otururken uzattı. Fırat bilinçsizce bir refleksle aldı. Gözleri elindeki bardakta öyle kaldı. Sonra:

-Özür dilerim, dedi.

-Boş ver, dedi Senem. Senin suçun değildi. Bir kazaydı o. Ben seni tutmuştum, sen de kurtulmak istiyordun, boş bulunup düşen benim. 

-Onun için değil. 

-Ya ne için? 

-Sana Kızılbaş dediğim için. 

Senem bir an suskun kaldı. Anlaşılan bu beklediği bir şey değildi.

-Demek bunun için. 

-Evet. 

Senem yerinden kalktı, küçücük terasta dönendi bir süre, sonra yeniden karşısına oturdu.

-Peki nasıl oldu bu? 

Fırat başını yerden kaldırıp, Seneme baktı. Sonra elindeki suya takıldı gözleri. Artık söylemişti. Zor olanı buydu. Kaç kez bir gün rastlarsam diye bunun provasını yapmıştı. Suyu kafasına dikti, derin bir nefes aldı.

-Çok düşündüm. Ne olduğunu bilmiyordum. Yani Kızılbaşlığın.. Sonra gidip Cavit amcaya sordum. 

-Kim bu Cavit amca? 

-Cavit amca? Emekli… Uçak teknisyeni. O her şeyi bilir. Ben bilmediğim her şeyi ona sorarım. 

-Peki ne dedi bu Cavit amca?

-Alevi olduğunuzu. Aleviliğin ne olduğunu anlattı ama, doğrusu pek aklımda kalmadı. Ama kötü bir şey olmadığını, aksine iyi olduğunu anladım. Savaşta kızıl bir başlık taktıkları için Kızılbaş dendiğini, mum söndünün de yüzyıllar öncesinden Alevilere atılan büyük bir iftira olduğunu. Böyle işte… 

-Teşekkür ederim. 

-Neden? 

-Bunu sorup, gerçekleri öğrendiğin için. 

Fırat kalktı.

-Tekrar özür dilerim. Şimdi gitmem lâzım, arkadaşlar bekliyor. 

Uzaklaşırken senem arkasından seslendi:

-Oynadığın oyunu seyrettim. 

Fırat durdu. Dönüp baktı. Senem gülüyordu.

-Tom savyer’i diyorum. Huklabery fin rolündydin ya, tom’un arkadaşı. Çok iyi oynuyordun. Tebrik ederim. 

Fırat bir şey demeden yürüdü. Yürürken içi gülüyordu. “ Aman Allahım seyretmiş. Oyuna gelmiş.” 

O günden sonra Fırat’ın oynadığı bütün oyunları izledi. Her oyundan önce ve oyundan sonra kuliste olurdu. O olay hiç yaşanmamış, karşılıklı duyguları hiç kesintiye uğramamış gibi, aynı yoğunlukta sürüp gitmişti. Fırat siyasal baskılar nedeniyle İstanbul’a gittiğinde, o da Ankara hukuk da okuyordu.

İstasyondaki Gar lokantasının terasında, Fırat’ın önceden ayırttığı masaya oturduklarında güneş batmak üzereydi. Güler yüzlü bir garson “ hoş geldiniz “ diyerek önlerine birer menü bıraktı.

-Hoş bulduk, dedi Senem. Size bir şey soracağım. 

-Buyurun efendim. 

-Günün yemeği nedir acaba? 

-Hünkâr beğendi. 

-Harika… Kavun, beyaz peynir ve rakı lütfen. Yemeği daha sonra isteyeceğim. 

-Tabii efendim, nasıl isterseniz. 

-Yalnız şöyle bir şey var. Bize iki porsiyon ayırır mısınız. Belki biraz geç isteyebiliriz. Bakarsın kalmayabilir. 

-Siz merak etmeyin. Ne zaman isterseniz. 

-Teşekkür ederim. 

Az sonra istedikleri geldi. Senem kadehini kaldırdı.

-Hadi bakalım, sağlığına. 

-Sağlığına, dedi Fırat.

-Pekala, dedi senem. Gelelim senin meseleye. Dosyayı inceledim.  Fırat’ın gözlerinin içine baktı, başını olumsuz salladı.” Vaka umutsuz Fırat’cığım. 

-Biliyorum, dedi Fırat. Benim anlamak istediğim, sen ne yapabilirsin? 

-Ne yapabilirim? Hiç… Korsan gösteriye katılıyor, hepsi maskeli, senin delikanlı çıplak. Elindeki silahı trafik polisinin kafasına dayıyor, adamın silahını alıyor. Üstelik polisle birbirlerini tanıyorlar. Su götürmez bir gasp. Yirmi yıl. 

-Anladım. Ya diğer konu. 

-Diğeri, örgüt silahıyla yakalanıyor. Silah kirli. Üzerinde cinayet var. Kim bilir öncesinde kimler kullandı. On altı yılda o. 

Fırat suskun kaldı.

-Yine de duruşmaya gireceğim. Şu örgüt silahına yoğunlaşacağım. Sıkı yönetim mahkemesi olduğunu unutma. Üzgünüm. 

-Bende. 

Uzun bir suskunluk girdi araya. Sessizce rakılarını yudumladılar. Gökyüzünde beyaz, yelken bulutlar vardı. Güneşin son ışıkları bulutları eteğinden yakalamıştı. Sarılar, turuncular, kırmızılar, morlar… Gökyüzünde bir renk cümbüşü yaşanıyordu.

Senem gökyüzüne dalmıştı. Yüzü, bu son ışıkların yansımasıyla, ilahi bir güzelliği betimleyen tablo gibiydi.

Fırat adeta büyülenmiş, gözlerini ondan alamıyor, içi içine sığmıyordu.

Senem sanki orada değildi. Başka bir boyutun içinde, mırıldanır gibiydi.

-Geldin 

Zifiri karanlık bir korkuyla 

Bulutlar dağıldı 

                              Ay 

Boşlukta 

Bir gemici feneri gibi 

                                      Asılı kaldı 

Yol aydınlandı 

Gidiyorsun 

Hiç tanışmadan 

Hiç konuşmadan 

Birlikte yürümüştük 

Yol ayırımına kadar 

Şimdi çok şey hatırlıyorum. 

Fırat şaşkın

-Sen, dedi. Sen bunu nereden biliyorsun? 

Senem baktı. Sonra önündeki rakıya döndü. Dudaklarının kenarında hüzünlü bir gülümsemeyle;

-Ben sana ait her şeyi bilirim. 

Ne diyeceğini bilemedi Fırat. Yine bir suskunluk çöküyordu ki Senem, o bildik delişmen havasına giriverdi.

-Bana aşkı anlat. 

-Nasıl? 

-Duydun işte, bana aşkı anlat. 

-Tam adamını buldun. 

-Neden? Sen bir sanatçısın, duyguları senden iyi kim bilebilir ki… 

-Tam da bu nedenle anlatamam ki… 

Bir an sustu, sonra mırıldanır gibi;

-Öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de. 

-Vay! Sen mi söylüyorsun bunu? 

-Hayır. Üstelik kimin söylediğini de hatırlamıyorum. 

Fırat kadehine uzandı.

-Kaçma, dedi Senem.

Fırat şaşkın baktı.

-Ne? 

-Hadi dökül bakalım. 

-Neyi? 

-Korkuyor musun yoksa? 

-Neden? 

-Bana sormak istediğinden. 

-Sana sormak mı? 

-Evet. Korkuyor musun? 

Fırat önüne baktı.

-Evet. 

-Neden? 

-Senden. 

-Demek benden. Çocukluğun da böyleydin. Hâlâ mı? 

-Evet. Hâlâ… 

-Peki. Şimdi şu çok övdüğün hünkâr beğendiyi isteyeceğim. Eğer söylediğin gibi güzelse, sorsan bile söylemeyeceğim. O yüzden acele et. 

-Benimle evlenir misin? 

-Evet, ama bir şartla. 

-Ne şartı? 

-Benden korkmaya devam edeceksin.

About Kemal Gönüleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir