İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki 7 efsane lahit

İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki

7 efsane lahit

Haber : Kemal Gönüleri

Dünyanın en önemli müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzesi, 1869 yılında ‘Müze-i Hümayun’ adıyla kuruldu. Osman Hamdi Bey’in 29 yıl süren çalışmaları sonucunda Müze-i Hümayun, dünyanın sayılı müzeleri arasına girdi. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan, binlerce yıllık lahitler ve hikayeleri, dünyayla bağlantı kurmanıza vesile olabilir.

Osman Hamdi Bey sayesinde…

Osman Hamdi Bey sayesinde...

1891 yılında iki kat olarak yapılan bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi binasının giriş kısmı, üçgen alınlıklı ve dört sütunludur. Dışarıdan bakıldığında, antik bir tapınak cephesine benzer. Cephe mimarisi Ağlayan Kadınlar Lahdi’nden esinlenerek yapılmıştır. İstanbul’daki neoklasik mimarinin en güzel örneklerinden biri olan Arkeoloji Müzesi, Türkiye’de müze binası olarak planlanan ve yapılan ilk müzedir. Daha sonra aynı mimari tarzda ve simetrik olarak yapılan iki ek binayla, müze bugünkü şeklini almıştır. Geniş merdivenlerle ulaşılan giriş, dörder sütun üzerinde yükselen alınlıklarla ihtişamlı görünür. Alınlıklarda İkinci Abdülhamid tuğraları bulunur.

İstanbul Arkeoloji Müzesi, alt katında 20, üst katında 16 olmak üzere 36 teşhir salonuna sahip. Müzenin zengin koleksiyonları, Osmanlı yönetimindeki tüm bölgelerden gelen eserlerden oluşuyor. Bunlar sistemli kazılardan çıkartılan, hibe edilen, satın alınan ve müsadere yoluyla müzeye kazandırılan eserler…

Osman Hamdi Bey’in Sayda’da (Sidon) yaptığı kazılarda, Fenike krallarına ait mezar odalarında 18 lahit bulundu. Bunlar günümüzde bile, arkeoloji dünyasının en önemli buluntuları arasında yer alıyor. Ancak her biri tonlarca ağırlığındaki lahitlerin İstanbul’a getirilmesi başlı başına bir sorundu. İstanbul’a getirilince de sergilenebilmeleri için yeni bir müze binasına ihtiyaç duyuldu. Osman Hamdi Bey’in isteği üzerine Çinili Köşk’ün karşısına inşa edilen İstanbul Arkeoloji Müzeleri, 13 Haziran 1891’de açıldı. Müzenin açıldığı 13 Haziran günü, halen Türkiye’de müzeciler günü olarak kutlanıyor.

1-Tabnit Lahdi

1-Tabnit Lahdi

Sayda (Sidon) kraliyet nekropolünden gelen Tabnit Lahdi, müzedeki en erken tarihli lahit… Baş kısmı çok iri ve omuzlar arasına gömülmüştür. Geniş bir kolye kabartması, boynu ve omuzları örter. Göğüsteki Mısır hiyeroglif yazıtı, lahdin ilk sahibini anlatır. Fenike alfabesiyle yazılan ikinci yazıtta, lahtin ikinci sahibinin Sayda (Sidon) kralı olduğu ve lahdi açacak olanların ne bu dünyada ne de öteki dünyada huzur bulamayacakları yazılıdır. Tabnit’in mumyası da lahdin yanında sergileniyor.

Gövdedeki hiyeroglif kitabesinden lahdin ilk sahibinin Penephtah isimli bir Mısırlı generale ait olduğu anlaşılıyor. Lahdin üzerinde Mısır yazısı ile yazılmış beddua şöyle: “Her kim ola ki, benim lahdimi açar, Allah onun cezasını, belâsını versin.” Bunun altında da lahdin ikinci sahibi Tabnit’in Fenike dilinde kitabesi bulunuyor. Kitabede, “Ben Astarte rahibi ve Saydalılar kralı Tabnit. Bu lahit içine gömülüyorum. Ey benim mezarımı bulan kimse! Her kim olursan ol, benim lahtimi açma ve benim huzurumu bozma! Çünkü yanımda ne gümüş, ne altın ne de define var. Bu lahitte yalnızca yatmaktayım. Bana mezar olan bu lahiti açma, bu türlü hareket Astarte’ye karşı büyük bir hakarettir. Eğer benim tebbihimi tutmaz, aksine mezar odamı açar ve huzurumu kaçıracak olursan, yaşayanlar arasında ve güneş altında nesilden ve neshepten mahrum kal ve ölüler arasında yatacak yer bulma” denilen ilginç bir beddua okunuyor.

Osmanlı imparatorluğunun Müzeler Müdürü Osman Hamdi Bey başkanlığındaki Türk Arkeoloji Heyeti, Kral Tabnit’i yerinden oynattı. Lahdi mezardan çıkardı, İstanbul’a getirip müzeye koydu. Kralın iskeletini içinden aldı, onu cam bir muhafaza içinde sergilemeye başladı. Yaptıkları bu işten dolayı Türk heyetinden hiçkimse zeval görmedi; hepsi de ecelleriyle öldü.

2007 yılında mumyanın kafatasından bir azıdişi, kaburgadan ve sol femür üzerinden küçük birer parça deri örneği alınıp DNA incelemesi yapmak için ABD’ye götürüldü. Amaç, kralın yaşadığı dönemdeki hastalıkları, yaşı, hangi millete ait özellikler taşıdığı ve neden öldüğü gibi bilgiler elde etmekti. Ancak bu çalışmadan sonuç çıkmadı.

Kral Tabnit’e ait mumya, müzedeki diğer 4 mumyadan farklı. Mesela üzerinde mumya bezi yok, başında hâlâ saç var, iç organları kurumuş da olsa, hâlâ vücudunda. Derisi vücudunun alt ve yan kesimleriyle kafatasında hâlâ mevcut. Korkutucu bir görüntüsü olan mumya, cam bir fanus içinde sergileniyor.

2- Likya Lahdi

2- Likya Lahdi

M.Ö. 460 yılına ait olan Likya Lahdi, insan şeklindeki lahitlerin en erken örneklerinden biri. Bir kadın başının detaylı olarak yontulduğunu, ancak vücudun geri kalan kısmında yalnızca hatların biçimlendirildiğini görüyoruz. Likya Lahdi, M.Ö. 5’inci yüzyıl sonuyla tarihleniyor. Biçimsel olarak Anadolu Likya mezar geleneğine göre yapıldığından, ‘Likya Lahdi’ ismiyle anılıyor. Lahdin alınlığında iki dişil frenks, mezar bekçileri olarak yer alıyor. Aslan gövdeleri köpek gibi biçimlendirilmiş. Göğüsleri ve kanatları melankolik bir ifadeyle betimlenmiş, yüzler oldukça etkileyici. Lahdin uzun yüzünde bir aslan avı tasvir ediliyor. Atların çektiği iki arabaya binmiş 4 avcı, vahşi bir hayvanı öldürmeye çalışırken görülüyor. Diğer yüzde, yaban domuzu avı sahnesi var. Avcıların kıyafetleri ve atlar, ince detaylarla gösteriliyor. Sanatkar, figürleri birbiri arkasına ve üst üste yerleştirerek üç boyutlu bir izlenim yaratmış. Heykeltıraş sanat anlayışıyla, Anadolu-Likya stilini başarıyla birleştirmiş. Lahtin kısa yüzlerinden birinde ise, bir geyik üzerinde dövüşen iki kişi tasvir edilmiş.

Lahitin yüksekliği 2.96 m, uzunluğu 2.54 m, eni 1.37 m. Orijinal olarak yüzeyi çeşitli tonlarda kırmızı, kahverengi ve mavi renklerde boyanmış. Kapaktaki boya daha koyu tonlarda. Ancak ne boyası, ne de metal süslemesi bugüne gelebildi.

3- Satrap Lahdi

3- Satrap Lahdi

Satrap Lahdi, M.Ö. 5. yüzyıla ait. Av ve yolculuk sahnelerinin konu edildiği kabartmalarda; hizmetkarlar ve seyisler, çıkılacak uzun yolculuk öncesi, hükümdarın atını hazırlamak için emir beklerler. İyonya sanatının nadir bir örneği olarak kabul edilen lahit, ideal ve zarif sanat anlayışının bir yansıması.

4- Ağlayan Kadınlar Lahdi

4- Ağlayan Kadınlar Lahdi

M.Ö. 4’üncü yüzyıl ortalarına tarihlenen Ağlayan Kadınlar Lahdi, arkeolojide ‘sütunlu lahitler’ olarak adlandırılan grubun en iyi örneği. Yunan yontu sanatındaki doğu izlerini taşıyor. Figürlerin üzüntülerini yansıtan hareket ve ifadeler, Semitik topluluklara ait özellikler. Lahdin, Sidon Kralı Straton’a ait olduğu sanılıyor. Sütunların arasında yer alan 18 üzgün kadın figürü, ölünün haremindeki kadınları simgeliyor. Lahit kapağının kenarları, cenaze alayının kabartmalarıyla çevrili. Bütün figürler, doğal hareketleri ve görünümleriyle, gerçek hayattan alınmış sahneler olarak tasvir edilmiş.

Ağlayan Kadınlar Lahdi bulunduğu zaman, Avrupa ve Amerika’da büyük etki yarattı. Bulunmasından önceki bir dönemde soyulduğu için, içinde ait olduğu kişinin kemiklerinden ve bronz bir kemer tokasından başka bir şey yoktu. Yüksekliği 2,97 m, uzunluğu 2,54 m, en 1,37 m olan lahit, dünyanın en iyi korunmuş lahitlerinden biri. Yapımında birden çok heykeltıraşın çalıştığı anlaşılıyor.

5- İskender Lahdi

İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan en önemli eser olan İskender Lahdi, Yunan sanatının eşsiz örneklerinden biri… M.Ö. 325-311 yıllarına ait lahdin yüzlerinde, Persler ve Yunanlar arasındaki savaş ve av sahneleri yer alır. Yunanlar kısa pelerin giyerken, Pers askerlerinin kendilerine özgü pantolon ve uzun kollu gömlekleri görülür. Kompozisyonda İskender, at üzerinde bir Pers askerine saldırırken gösterilir. Bu sahnenin İskender’in M.Ö. 333 yılında kazandığı İssos Savaşı’nı temsil ettiği ileri sürülür. Lahdin ikinci uzun yüzünde, biri aslan öteki geyik olmak üzere iki av sahnesi canlandırılır. Figürler lahdin gövdesinden neredeyse kopacak gibi yontulmuştur. Lahdin kısa yüzünde bir panter avı görülü. Ava katılanların giysileri, tümünün doğulu tipler olduğunu gösterir. Lahdin diğer kısa yüzünde, birbirleriyle ilgili olmayan üç savaş sahnesi yer alır. Lahit kapağının alınları da savaş sahneleriyle süslüdür. Ancak buradaki kabartmalar, diğerleri kadar incelikli çalışılmamıştır. Lahit kapağına, ana tanrıçayı çağrıştıran kadın başları yerleştirilmiş; köşelere ise koruyucu olarak birer aslan oturtulmuştur. Lahdin çevresi, geometrik motifler ve bitkisel işlemelerle süslüdür. Heykeltıraşı hakkında herhangi bir bilgiye rastlanmayan lahdin, sanatsal değeri göz kamaştırıcı…

İskender Lahdi’nin bir diğer özelliği, dünyanın en büyük lahdi olması: Ağırlığı tam 25 ton! 1980’lerin başında iki Alman Chr. Wolters ile V. von Graeve, İskender Lahdi’ni ultraviyole floresans ışınlarıyla tarayarak, kimyasal ve fiziksel araştırmalar yaptılar. Böylelikle üzerindeki boyanın özgün olduğu kanıtlandı. 1980’de antik eserlerin orijinal renklerini ortaya çıkarmak için Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Alman Arkeoloji Vakfı bir çalışma yaptı. 25 yıl süren bu çalışmanın sonunda İskender Lahdi’nin de orijinal renklerle hazırlanan bir rekonstrüksiyonu oluşturuldu ve dünyanın çeşitli müzelerinde gösterilmek üzere sergilere gönderildi.

6- Phaedra ve Hippolite Lahdi  

6- Phaedra ve Hippolite Lahdi  

Atina Kralı Theseus’un karısı Phaedra’nın üvey oğlu Hippolite’a aşık oluşunu anlatan efsaneyi canlandırıyor. M.S. 2’inci yüzyıl Roma dönemine ait olan eser, Trablus’ta bulundu.

7- Sidamara Lahdi

7- Sidamara Lahdi

Konya Sidamara Lahdi, bulunduğu yerin adını alıyor. Benzerlerinin en güzeli ve en görkemlisi… M.S. 3’üncü yüzyıl Roma dönemine ait. İşlenmedik bir noktası kalmayan lahdin uzun yüzünde bir avlanma sahnesi tasvir ediliyor. Kraliyet Ailesi’ne ait olduğu sanılan lahdin ikinci uzun yüzünde, kralın karısı Tanrıça Artemis’in kıyafetiyle temsil edilen kızı ve iki dioskur, ailenin her iki yanında yer alıyor. Lahdin kısa yüzünde, at üzerinde avlanan genç bir adam tasvir edilmiş. Diğer kısa yüzünde bir mezar kapısı görülüyor. Sidamara Lahitleri, kendilerinden önceki dönemlerde yapılan lahitlerle benzerlik gösterse bile, Anadolu kökenli olduğu düşünülüyor.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki en ağır eser, Sidamara Lahdi. Sidamara Lahdi, Konya Ereğlisi-Karaman yolu üzerinde, eski adı Sidamara olan Ambar köyünde bulundu. MS 3. yüzyıla ait olan lahdin kapağında ve dört yanında kabartma heykeller var. 27 tonluk eser, 1900’de bulundu ve Osman Hamdi Bey tarafından İstanbul’a getirtildi. Birtakım kaynaklara göre; mandalarla Konya demiryoluna kadar getirilen eser, yerleştirilebilecek vagon bulunamayınca bir lokomotifin bazı bölümleri sökülerek ve çatısına uygun bir tertibat kurularak İstanbul’a getirildi. Eser, müzenin duvar kısmı örülmeden önce sergilenecek alana yerleştirildi ve daha sonra müzenin cephesi yapıldı.

Müze, Pazartesi günleri hariç, her gün ziyarete açıktır.

Müze Giriş Bileti: 30 TL

Bilet Satış Saati: 09:00 – 16:00

Dikkat: Bilet gişeleri 16:00 da kapanmaktadır.

Müze Kart geçerlidir.

*****

About Kemal Gönüleri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.